menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Edebiyatın eşiğinde insan: Akıldan kalbe açılan kapı

49 0
28.03.2026

İnsanı, idrak ve güçlerinin çokluğu içinde düşündüğümüzde, “İnsan nedir” sorusunu tek bir cevaba indirmenin neden bu kadar zor olduğunu daha baştan kabul etmiş oluruz. Çünkü insan, sadece sahip olduğu güçlerin toplamı değildir; o güçlerin birbirine muhtaçlığı, çatışması ve müşterek işleyişi içinde sürekli yeniden kurulan bir varlıktır. Bir bakıma insan, sabit bir “şey” değil, hareket hâlindeki bir nispetler ağıdır.

Bu yüzden “İnsan nedir?” sorusunun edebiyat için zorunlu olup olmadığı meselesi, ilk bakışta sanıldığı kadar basit değildir. Nitekim hem teorik hem pratik düzeyde gördüğümüz gibi, edebiyatla meşgul olanların çoğu, insanın idrak güçlerini saymak bir yana, onları düşünmenin gerekliliğini bile hissetmez. Bu durum, bir eksiklik gibi görünür; fakat hakikatte bu, sorunun mahiyetinden kaynaklanan bir uyumsuzluktur.

Çünkü edebiyatın iş gördüğü alan ile “idrak ve güçleri” dediğimiz alan aynı cinsten değildir. Edebiyat, çoğu zaman maddî olanın, yani dile gelen, biçim kazanan, eser olarak somutlaşan tarafın içinden konuşur. Oysa idrak ve güçleri, maddeden ziyade manaya, daha doğrusu nispetlere / fenomenlere aittir. Bu nedenle sayılabilir olanla sayılamaz olanın cevabı nasıl birbirinden farklıysa, insanın maddî tezahürleriyle onun idrakî hakikatine verilecek cevap da aynı olmayacaktır.

Fakat asıl mesele burada bitmez. Çünkü bu güçlerin insanda “bulunması”, onların insana ait olduğu anlamına gelmez. Söz konusu güçler insanın “malı” değildir, daha doğrusu onları temellük edemez. Onlar insanda tecelli eder, dolayısıyla insanın mülkü değildir. Hayat........

© Yeni Şafak