Edebiyatın dibacesi: İnsan nedir
Edebiyat ilmi çoğu zaman
lisan/dil, üslup, tür ve teknik
üzerinden; edebiyat yapmak ise
heva ve heves
üzerinden tarif edilir. Oysa bu tariflerin her biri, kendisinden önce gelen bir soruya borçludur: İnsan nedir? Bu soruya cevap vermeden kurulan her edebiyat teorisi eksik, bu cevaptan habersiz üretilen her eser kaynağını unutan bir söz olarak kalır. Çünkü edebiyat, nihayetinde insanın kendisi hakkında söylediği sözden başka bir şey değildir; insanı bilmeden söylenen söz ise, ne kadar güzel olursa olsun, hakikatle temasını kaybetmiş bir yankıdır.
Bu sebeple bir âlimin edebiyat ilmine yönelişi ve bir edebiyatçının eser meydana getirme süreci aynı kök soruya dayanır: “İnsan nedir ve bu ‘nedir’ sorusunun içinde insanın hangi yönü konuşmaktadır?”
İmam Fahreddîn er-Râzî
, Tefsîr-i Kebîr’inin girişindeki kelâm bahsinde
Ahtal
’ın şu beytini zikreder:
“Kelâm muhakkak ki gönülde olandır,
Lisan ise gönüle tercüman kılınmıştır ancak.”
Dolayısıyla kelâm ile dil, edebiyat ilminin ve edebiyat eyleminin temelidir. Bu temelin insanda temellenmesi nedeniyledir ki, kelâma ve dile dair her ne varsa insanla açılır, insanda kapanır. Bu yönüyle insan “büyük bir meseledir.” Zira maddesi, manası ve fiilleriyle; yani bedeni, idraki ve varoluş seyriyle insan, kelâm ve dil üzerinden kimliğinin ve özneliğinin kodlarını taşır.
Yaratılışı itibariyle insanın bedeni, bütün teknolojik imkânlara rağmen ancak sınırlı ölçüde kavranabilen bir fizik gerçeklik olarak halk âlemine; idraki, nefsine ve ona bağlı sayısız unsura ait olmakla emir âlemine aittir. Varlık sahnesine çıkışı ise, belirli bir mühlet........
