menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

NATO 3.0 ve Türkiye'nin geleceği

44 0
05.07.2026

Dünya siyasetinin geri dönülemez şekilde değiştiği gergin bir dönemden geçiyoruz. Bir yandan Avrupa’da, Ortadoğu’da ve Afrika’da derinleşen çatışmalar, diğer yandan liberal demokrasilerin ve serbest piyasa ekonomisinin kökleşmiş kurallarına meydan okuyan aşırı sağ siyasi eğilimlerin Batı dünyasından başlayarak dünyayı etkisi altına alışı, küresel düzeni belirleyen tüm kurum ve yapıları da ciddi bir dönüşüme zorluyor. Bu ortamda, kuruluş ilkelerini ve varoluş amacını güncelleme ihtiyacı içindeki NATO için yönünü yeniden sorgulama ve belirleme zamanı gelmiş görünüyor. NATO 3.0 olarak literatüre girmekte olan bu dönüşümün temelleri de, ne ilginçtir ki Türkiye’nin başkentinde gerçekleşecek zirvede atılacak gibi görünüyor. NATO’nun üçüncü evresinde nasıl bir forma gireceği kadar, siyasi yapısı ve demokrasisi son yıllarda büyük tahribata uğramış Türkiye’nin de NATO 3.0 içerisinde geleceğinin nasıl şekilleneceği de önemli soru işaretleri olarak karşımıza çıkıyor.

Bir Soğuk Savaş ittifakı olarak kurulan NATO, 1949 – 1991 yılları arasındaki dönemde sınırları ve etki alanı belli bir rakip bloka karşı bir savunma ittifakı olarak mücadele verdi. NATO’nun bu dönemdeki iddiası, bilindiği üzere “hür dünyanın temsilcisi olmak” ve “komünist blokun toplumların hayatına koyduğu sınırlara karşı mücadele etmekti.” Fakat ittifak, Soğuk Savaş’ın çetin şartlarında ilkelerden çok çıkarlara göre hareket etmeyi seçti ve demokratik devletler kulübü imajının hilafına, başta kendi üyeleri içerisinde demokrasiyle bağdaşmayan birçok eyleme girişti. Başta İtalya ve Türkiye olmak üzere çeşitli üye ülkelerde NATO ile işbirliği içerisindeki birtakım yapıların bu ülkelerin iç siyasetine müdahaleleri, NATO’yu belki de toplumlar nezdinde en sevilmeyen uluslararası örgüt hâline getirdi.

NATO’nun ikinci dönemini, Doğu Bloku’nun dağıldığı 1991’den, Donald Trump’ın ikinci defa ABD Başkanı seçildiği ve NATO’nun varlığını sorgulamaya açtığı 2024 yılına kadar uzatabiliriz. NATO bu dönemde ülkelerin iç politikasına müdahaleden ziyade genişlemeye odaklandı ve özellikle Doğu Avrupa’da Rusya’ya karşı neredeyse bütün eski SSCB uydularını bünyesinde toplamayı başardı. NATO, ikinci döneminin başlarında Rusya’yı doğrudan hedef almasa da çeşitli vekâlet savaşlarında eski hasmıyla yeniden karşı karşıya geldi. Rusya destekli Sırbistan’a karşı Kosova’yı destekleyen ve bu ülkenin bağımsızlığını hazırlayan NATO, dünya siyasetinde yeniden başat belirleyici aktör olma arayışındaydı. 2000’lerin başında NATO ve Rusya arasında bazı sıcak rüzgârlar esse de, 2004’te Ukrayna’da yaşanan Turuncu Devrim’den itibaren Rusya’nın daha yayılmacı bir çizgiyi benimsemesi, 2013 Euromajdan Devriminin ardından NATO ve Rusya’nın doğrudan karşı karşıya gelmesine yol açtı. Bu çekişme, Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgali ile çok daha derinleşti.

NATO’nun ikinci döneminde doğrudan Rusya’ya, dolaylı olarak ise İran ve Çin gibi ülkelere yönelik söylemi yine “demokratik devletler ittifakı” olmak ve demokrasileri korumak üzerine kurulmuştu. Demokrasi söylemi hem ABD ve Avrupalı müttefiklerin birliğine anlam kazandırıyor hem siyasette bir “ahlaki” duruş edinme amacı taşıyordu. Öyle ki, Batılı liderlerin otoriter rejimlere karşı yer yer kibirli, üstencil açıklamalarına, “dünyayı otoriterlikten kurtarma” şeklindeki kahramanlık iddialarına çoğu zaman şahit oluyorduk. Bugün ise Batılı demokrasilerin yaşadığımız dönemde ne ölçüde siyasal erozyona uğrayabileceğini........

© T24