menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mahallenin ağır abileri de yetmedi!

14 0
yesterday

Futbol, kibrin en hızlı tasfiye edildiği yerdir ve biz 24 saat arayla aynı prodüksiyonun iki farklı sahnede vizyona girmesine tanıklık ettik. Derbi stresinin gölgesinde önce Fenerbahçe Konya’da, ardından Galatasaray İstanbul’da kupa hakkından adeta kendi rızalarıyla feragat etti. Şimdi sormak lazım: Sahne ışıklarının altında ne sarı-lacivert ne de sarı-kırmızı renkler varken, bu dekoru kim, ne yapsın? İstediğiniz kadar format uydurun; ruhu FA Cup seviyesine çekemediğiniz sürece kupa, devlerin elinde bir angaryaya, yayıncı kuruluşun koridorlarında ise sessiz bir mateme dönüşüyor.

Fenerbahçe’nin öncelik sıralamasını bir strateji tahtası üzerinde okumak mümkün ancak Okan Buruk’un bu anlamsız telaşını rasyonel bir zemine oturtmak güç. Takvimde nefes alacak yer varken ve şampiyonluk yolunda dört puanlık bir konfor alanı yaratılmışken; tüm sezonu kulübede bir battaniyenin sıcaklığına sığınarak geçirenlerden bir "kurtarıcılar ordusu" kurmaya çalışmak, Okan Hoca’nın bu geceki taktiksel yanılgısıydı. Kaan ve Singo ile başlayan o "çerez" kadro, turu cebe koymak yerine, futbolun imkansıza olan tutkusunu fısıldayan Volkan Demirel’e görkemli bir davetiye çıkardı. "Neden olmasın?" dedi Volkan Hoca ve oldu. Haftalardır gol atamayan Gençlerbirliği şampiyonluğun en güçlü adayına Ankara’da 1, İstanbulda 2 gol attı.

Galatasaray cephesinde ise fatura, okyanusta batan geminin tek sorumlusu ilan edilen bir fener bekçisi gibi yalnız bırakılan Günay Güvenç’e kesildi. Oysa kimse suçlu aramasın; dört gün önce rakibinin kaybıyla şişen o ego, tutkusu dünyadan büyük Gençlerbirliği’nin kayasına çarptı. İlk yarısı isabetsiz şutlarla kuruyan maçta gelen o ilk gol, sadece kaleye değil; "nasıl olsa kazanırız" diyen o konfor alanının tam kalbine gönderilmiş bir füzeydi. Okan Buruk, "mahallenin ağır abilerini" sahaya sürdüğünde senaryo çoktan yazılmış, perde kapanmaya yüz tutmuştu. Osimhen’in kenarda ısınırken yaydığı o saf enerji, sahadaki arkadaşlarının donukluğunda bir ayna gibi parlarken; farkın tam olarak o ruhun eksikliğinde saklı olduğu tescillendi.

Tribünlerin vefası ise bu coğrafyanın en dramatik çelişkisi. Dün "Muslera’nın halefi" dediğiniz Günay’ı bugün ağlatmak, vefa defterine "kara bir leke" olarak işlendi. İkinci golden önce ön direkte durmayı unutan Eren’i ya da sahada bir hayalet gibi dolaşan Icardi’yi görmezden gelip faturayı kaleciye kesmek, adaletin terazisini bozar. Hele ki Sacha Boey... Avrupa’nın zirvesinden gelip adeta bir nostalji filmi gibi geriye doğru koşarken kimsenin "Hooop, ne oluyor?" dememesi, sistemin yorgunluğuna işarettir. Şampiyonlar Ligi’nde devlerle çarpışmış bir camianın, şampiyonluğa sadece 90 dakika uzaklıkta kendi evlatlarını yuhalaması bu toprakların makus talihidir. Görünüşe göre bizde sadece ofsaytlar değil, vicdanlar da "coğrafi" bir mesele haline gelmiş.


© T24