menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Marka giyen şeytandır

14 0
09.05.2026

Hepimizin gelmiş geçmiş en büyük öykücümüz diye bildiği, oysa üslubuyla Türkçenin gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden sayılması gereken Sait Faik, ‘Kurabiye’ adlı hikâyesine, ‘İstanbul'da tifüs, memlekette zelzele, dışarıda harp, ben sana âşığım’ diye başlar. Sanki bunca sıkıntı arasında yaptığıma bak, der gibidir. Ben de bunca sıkıntının, derdin, ıstırabın olduğu bir dönemde Şeytan Marka Giyer 2 filmi hakkında yazmaya oturunca ezberimdeki Sait Faik cümleleri arasından aklıma bu cümle geldi.

Film hakkında, Meryl Streep’in oyunculuğu hakkında ya da son zamanlarda çok sükse yapan Anne Hathaway’in niçin bana göre bir oyuncu olmadığı hakkında bir şey söyleyecek değilim. Filmin de ahım şahım bir yanı yok. Vakit geçirmek için izlenebilir bir film.

Yapanların da başka bir maksadının olduğunu sanmıyorum diyecekken, Amerikalıların ‘take it with a grain of salt’ deyimini anımsadım. Onun Türkçesi ‘lafını tart da konuş’tur. (Sözcük sözcüğe çevirisi ‘bir tuz tanesiyle’ şeklindedir. Deyim Latince olarak Baba Pliny’nin klasik çağın herhalde en görkemli yapıtlarından Naturalis Historiæ’sinden gelmiştir: cum grano salis. (İngilizler ‘with a pinch of salt’ derler: ‘bir tutam tuzla’.) Uzun bir öyküsü vardır deyimin. Pliny sözü Pontus Kralı Mitriditaes’in zehre karşı ürettiği bir formülden almıştır: zehre karşı tuz tanesi-diyelim. İncelik şuradadır: Latincede ‘salis’in türetildiği ‘sal’ aynı zamanda ‘zekâ, dikkat, uyanıklık, tedbirlilik’ anlamınadır. O arada da Mitridat deyip de Cemal Süreya’nın muhteşem dizelerini anımsamamak kabil mi? ‘Sigara içenlere ateş etmeyiniz/Evli bir kadınla rakı içerken/Rozet gibi göğsüne takmış cesaretini/Ben Mitridat'tan söz ettim siz etmeyiniz’. Bütün Cemal Süreya şiirleri gibi, çapkın, bıçkın ve belirsiz.)

Lafımı tartarak söylersem bu sarsak filmin, bütün Hollywood filmleri gibi arkasında bir ‘ağır’ mesele vardır, onu anlayanlar anlar. Zaten Hollywood ya yaşanmış bir olayın arka planını açıklar ya yaşanacak, henüz gerçekleşmemiş bir olayı haber verir. Şeytan Marka Giyer 2’nin meselesi de, basılı dergilerin geleceğidir. Dijitalleşme çağında, kuşak değişimleri yaşanırken, teknoloji dönüşürken mevcut ve bir dönemin olağanüstü parlak dergilerine ne olacak?

Doğrusunu söylemek gerekirse, henüz görmeden üstüne okuduklarımdan filmin böyle bir konuyu tartıştığını çıkaramamıştım. (Atilla Dorsay üstadımızın T24’teki yazısını okumasaydım filmi herhalde hiç görmezdim.) İzleyince biraz şaşırdım. Bir kere o marka fetişizmini, lüks çılgınlığını, ‘taşra kadınları bile 3 bin dolarlık çanta alıyor, bu kötü bir şey mi’ saçmalığını reddediyor ve bir kenara itiyorum. Eğer filmin ideolojisi o ise ona tepeden tırnağa karşıyım. Sonunda ortaya şu narsisistik ve depresif toplum çıktı.

O şatafatlı ve İstanbul’da, bilhassa Nişantaşı’nda ve Bağdat Caddesinde yaşayan herkesin, bilhassa kadınların New York’ta ölmek istemelerine yol açan debdebe görüntülerinin ötesinde film, basbayağı son dönemin en ciddi konularından biriyle meşgul. Ama orada da yanlış bir pozisyon alıyor.

Herkes, filmde, yakınsa bile, dijitalleşmeyi kabul etmiş görünüyor. Ama filmin eksenini oluşturan kadro dergilerin dergi olarak yaşamlarını sürdürmesinden yana. Ve maalesef bu açıdan bakınca o old school, bin türlü ‘numara’yla şimdilik savaşı kazanmış görünüyor ama bu bir teselli.........

© T24