menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dürbünün tersiyle bakmak...

20 0
15.05.2026

Eskiden devlet yöneticileri uçağa bindiklerinde son derece demokratik açıklamalar yapar, yere indiklerinde, ülkeye döndüklerinde yeniden inandıkları görüşlere dönerlerdi. Aynı şekilde yabancı basına demeç verirken demokrat, içeride siyaset yaparken ceberrut olurlardı. Bugün de dış politikada son on yıldır hatta yirmi yıldır öyle bir kalemde silinip atılamayacak bir politika izliyor, kendi dışındaki dünyaya büyük bir kabulle yaklaşıyor ama kendi içinde, mesela tüm şu açılıma rağmen Kürt konusunda, onun bir parçasını olduğu demokratikleşme konusunda, çok daha muhafazakâr bir konumda kalıyor.

Bu çelişki bizim siyaset zihniyetimizin bir parçasıdır ve bana kalırsa çok önemlidir. Esasen bizde hakim olan siyaset görüşü içe kapanmaktır. Son kırk beş yılda ekonomiden başlayarak parça parça değiştirmeye çalışıyoruz. İmparatorluk döneminden devraldığımız o zihniyete göre devlet eğer içeriye kapanırsa işine kimseleri karıştırmayacak, bildiğini yapabilecektir. Özellikle demokratikleşme bakımından benimsenen siyaset tamamen budur. Oysa dışa açılmak öncelikle içeride demokratik olmayı gerektirir ki, 1990 sonrası dünyanın kurucu ögesinden söz ediyorum. Bugün yaşadığımız temel çelişkinin odak noktası da bu ikili çelişkidir. Orta Doğu’dan başlayarak ele alayım.

İçe dönük siyasetin merkezi Orta Doğu'ya ait kabullerdir. Yaygın olan yaklaşım Orta Doğu ile ilgilenmemek, orayı bir bataklık olarak görmektir. Tarihe kayıtlı olaylar bakımından kısmen doğru bir tanımdır. Birinci Dünya Savaşı'nın çıkmasında en önemli amillerden biri olan Orta Doğu o tarihten bugüne kadar rahat yüzü görmedi. O meşhur ve kötü benzetmeyle söylersem bugüne kadar hep ‘kaynayan kazan’ oldu.

O kazan bizi iki önemli nedenle çok yakından ilgilendirdi.

Birincisi elbette Musul ve Kerkük meselesidir. İnsan açık yarayla yaşayamaz. Bu iki ‘kent’ Türkiye’nin açık yarası olmuştur. Bu konuyla ilgili olarak devleti çok uzun yıllar yönetmiş Süleyman Demirel’in bana neler anlattığını daha önce yazmıştım. Demirel, o kentlerin terk edildiği mecliste çok gözyaşı döküldüğünü ve o meselelerin bir gün konuşulması gerektiğini söylüyordu, daha 1989 yılında. Bugün o konu bambaşka bir yere gelmiş bulunuyor.

Yaygın kanıya göre OD’dan uzak durmak bir Cumhuriyet politikasıdır. Oysa Attila İlhan gibi Kemalist yazarlar bizzat Atatürk’ün kafasında ‘Büyük Orta Doğu Projesi’yle dolaştığını ısrarla yazıyor, bu problemi konuşmalarında dile getiriyordu. Dileyen çeşitli mecralardan İlhan’ın yazılarını, sözlerini bulup inceleyebilir. Mesele, Türkiye’nin OD’ya kapalı kalamayacağını bilmektir. Gerçekten de Amerika, İngiltere, Fransa gibi ülkelerin onca kilometre öteden gelip o bölgede söz sahibi olmak istemelerine mukabil, Türkiye’nin sınır, tarih, kültür, din beraberliği olan bölgeye uzak durması akıl dışı bir tutumdur.

İkinci konu Kürtlerdir. Türkiye, İran’da, Irak’ta, Suriye’de ve kendi bünyesinde bulunan Kürtlerle bambaşka ilişkiler kurmak zorundadır. Osmanlıda başlayan ulus- devlet inşa etme........

© T24