menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mağarada müzik

17 0
previous day

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

11 Ocak 2026

Bloomington, Indiana, ABD anılarımdan bir tane daha: 1997-2006 yıllar arası yaşadığım bu hoş beldenin etrafı sık ormanlarla, tarlalarla ve zengin kireç taşı yataklarıyla çevriliydi. O ormanların içinde de yer yer yer altı mağaraları vardı. Bunlar genellikle bir büyük toprak sahibinin arazisi dahilinde olurdu; işlenmeyen, ellenmeyen, ormanına dokunulmayan bir mülk. Ne güzel, değil mi? Kimler o ormanlık alanlara ne yolla sahip olmuştu, koca araziyle ne yapıyorlardı, bilmiyorum.

Üniversitenin çeşitli bölümlerinden öğrenci ve mezunlardan oluşan bir arkadaş grubumuz vardı. Ortak ilgi alanımız: macera! Zaman zaman sözleşir, genelde ertesi sabah dersimiz olmayan bir hafta sonu gecesi buluşur, 2 arabaya doluşur, bu yer altı mağaralarından birine giderdik. Salamander (semender), Buckner ve Shaft, hatırladıklarım.

Bu işi genelde baharda veya yazın, havanın ılık veya sıcak olduğu zamanlarda ve yağmur beklenmeyen günlerde yapardık. Zira hepsi zaman içinde suyun açtığı, içlerinde halen yer altı sularının aktığı mağaralardı. Yağmurlu zamanlarda taşabiliyorlardı. Böyle zamanlarda gidenlerin sonu trajik olabiliyordu.

Indiana Üniversitesi'nin mağaracılık kulübü vardı. Ama biz oraya üye değildik. Onlar her şeyi kuralına uygun yapıyorlardı. Bizse bildiğiniz anarşisttik:) Başkasının mülküne gece yarısı izinsiz giriyorduk. Gerçi hiç bir şeye zarar vermiyorduk, bilakis kirlilik görürsek temizliyorduk.

İyi kötü ekipmanımız olurdu. Parası olan lambalı kask edinirdi, olmayan (çoğumuz) kafasına bisiklet kaskını geçirir, eline fener alırdı; veya çok isterse el fenerini kaskına bantlardı. Yanımıza yiyecek, içecek, harita, yedek pil ve çöp torbası alırdık. Bazen araba yerine bisikletle uzun bir yol teperek, icabında köpekler tarafından kovalanarak gider, bisikletlerimizi tarlaya gizler, gecenin karanlığında ormanın ortasında girişi bulur ve dalardık kara toprağın taşlı bağrına.

Küçücük şehrimizin -veya kasabamızın mı desem- merkezindeki halk kütüphanesinde bu mağaraların haritaları vardı (o zamanlar böyle şeyler internette yoktu, sosyal medya bile henüz yoktu). Tabii iki boyutlu basit çizimlerdi bunlar. Yer altı mağarası dediğin şey üç boyutlu! Bazen geniş, balo salonu gibi alanlardan geçerdik, bazen zar zor sığdığımız daracak yarıklardan. Bazen hafif bir eğimle, bazen dosdoğru aşağı doğru tırmanarak yerin derinliklerine inerdik. Elimizdeki harita ile bu karmaşık yapı arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışarak, geri dönüş yolunu bulmak üzere arkamızda hiç bir işaret bırakmadan ilerlerdik.

Bu sessiz ve ıssız mağaraların içlerinde tek tük yarasa olurdu. Denk geldik mi olağanüstü navigasyon yetileriyle en dar geçitlerde bile bize dokunmadan yanımızdan uçarak teğet geçip giderlerdi. Bir de akarsuların durgun yerlerinde nadiren karşılaştığımız minik albino karides görünümlü kör mağara kereviti vardı (Orconectes inermis). Mülayim hayvan. Aslında mağaraların epey bir kısmı girişten itibaren kuru olurdu. Derinlere indikçe çamurla, biraz daha inince suyla karşılaşırdık. Cılız, serin, dingin bir akıntı. Ancak çok derine inmişsek bu sulara önce dizimize, sonra belimize kadar girerek ilerlememiz gerekebilirdi -ki çoğu zaman gidebileceğimiz kadar........

© T24