menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Özge Arslan ‘Nokta’ oyununu anlattı: Sanatçı olarak sorunları dile getiriyoruz ama neyi değiştirebiliyoruz?

8 0
09.05.2026

Yazar, yönetmen, oyuncu ve müzisyen Özge Arslan, Karadenizli bir anlatıcı olan Nokta Ana’nın rehberliğinde hayata geçirdiği Nokta oyunuyla, 19. yüzyıl sömürgeciliğinden günümüze uzanan sistemli bir suistimalin izini sürüyor.

Sarah Baartman’dan1 Afife Jale’ye2 uzanan tarihsel bir düzlemde, kadın bedeni, doğa ve hayvanlar üzerindeki tahakkümü, eril akıl ve ekofeminizm perspektifle tartışmaya açan Arslan sahnede, kullandığı kadim klikli dili, melodik anlatım yapısı ve yorgan yüklüğü dekoruyla çok katmanlı bir evren inşa ediyor.

Özge Arslan, tek kişilik bir performansın fiziksel sınırlarını, müziğin dramaturjideki kurucu rolünü ve bir sanatçı olarak "Hayatı anlatıyoruz ama gün sonunda ne değişiyor?" sorusunun peşindeki dürüst arayışını T24’e anlattı.

Söyleşinin tamamını dinlemek için tıklayın

- Nokta oyunu ne anlatıyor, onu senden dinleyebilir miyiz?

Nokta oyunu, yüzyıllar boyunca değişmeyen, insan bedeni üzerinde, hayvanların üzerinde, doğanın üzerinde hiçbir şekilde değişmeyen ve maalesef iyileşmeyen bir suistimali konu alıyor aslında.

- Oyunun yaratım sürecinden de biraz bahseder misiniz?

Uzun yıllar Van'da görev yaptım ben Devlet Tiyatrosu'nda. Oradayken aslında yazmaya niyet ettim. Aklımda hep dönüyordu yani hikâyeler. Çünkü, kurtulamıyorsunuz kafanızın içindeki hikâyeler dönmeye başladıktan sonra. Uzun yıllar kafamın içinde döndü. İstanbul'a tayin olduktan sonra, yedi gün içerisinde falan yazdım oyunu. Birden yazmaya başladım ve bütün karakterler çıktı, yazıldı.

- O zaman bayağı uzun zaman oldu oyun yazılalı, değil mi?

Sanırım 2017'de yazdım.

- Peki böyle mi tasarlamıştın en başta, yoksa yolda bir şeyler değişti mi?

Hayır, çok şey değişti. İlk ben kalabalık yazdım bu oyunu. Benim niyetim; "Ben işte çıkarım oynarım, işte müziklerini de yaparım falan" gibi gerçekten böyle bir şey tasarlamamıştım. Planımda bu yoktu yani. Ben 10 kadın olarak yazdım bunu. Bir hareket tiyatrosu metni olarak yazdım. Yani geldiğinde izlediğinde o tiratların hepsi sabitti. Yani oyuncular tiratlarını oynuyorlar ve arkada bir hareket düzeni vardı. Evet, hareket tiyatrosu metniydi aslında. Fiziksel olarak çok yükü olan bir işti.

Sonra arkadaşlarımla toplaştık, okumalar yaptık. Herkes çok mutluydu, çok keyifliydi ama tabii yani hayat o kadar koşturmalı bir hayat ki maalesef... Tek bir şey yaptığınızda hayatınızı idame ettiremiyorsunuz ya hani. O sebeple herkesin çok işi vardı, dışarıda başka başka işleri vardı. Doğal olarak disipline olamadık çok normal bir şekilde tabii. Sonra ben de kendi içimde vazgeçtim, bıraktım. Dedim ki: "Ben yapmayacağım. Bu metin şu an doğru zaman değil demek ki." Bıraktım ve biraz da böyle içten içe hayata incindim yani. Kimseyle bir derdim yok, şahıslarla bir meselem yok. Hepsi canım ciğerim. Hayata incindim. Yani koşullara incindim, kırıldım. Sonra bıraktım metni. Uzun yıllar geri dönüşü olmamacasına bıraktım yani. O metin o şekilde kaldı.

Zaman sonra Bernarda diye bir oyunum vardı, tek kişilik bir proje yine. Onu oynarken oyunu tek kişilik uyarlayabilirim gibi bir fikir geldi bana. Çünkü belli ki olduramayacağım bu koşullarda. Yani çok ciddi bütçeler isteyen işler çünkü. Kalabalık bir ekibi toparlamak falan bunları şu an halledemeyeceğimi biliyorum dedim ve "Nasıl çözebilirsin bunu Özgeciğim? Bu oyunu yapmak istiyorsun. Evet, yapmak istiyorsun. Yap. Nasıl yapabilirsin? İşte tek kişiliğe uyarlayabilirsin." Oturdum, kendi yazdığım 10 kişilik metni tek kişilik bir kadın oyununa uyarladım. Sonra bu hale geldi, Baba Sahne’yle birlikte.

Özge Arslan Bernarda oyununda

- Ayrıca oyunun dekor tasarımına bayıldım, biraz da onu konuşalım istiyorum. O devasa yorgan yüklüğü ve yerdeki ham yünler oyunun metnine nasıl dahil oldu?

Ben yani sırtımda bir yün çuvalıyla ve birkaç tane yorganla, çarşı pazar gibi bir ortamda -sanki kadının kendi dükkânı, Nokta Ana’nın- böyle istiflemiş bulduğu her şeyi; eski radyolar, tepeden sarkan cezveler, tencereler... Hep böyle bir hayal vardı kafamda. Bir şekilde tabii fikirler çoğalıyor yani, kalabalık bir şeyin içindesin. İnsanlar fikrini söylüyor. Üzerine çok konuştuk, çok tartıştık. Şu an gelinen noktadan gayet memnunum. Arkada bir yüklük olması benim çok işime geliyor, hoşuma gidiyor. Çünkü çok da nostaljik. Ben de öyle evlerde büyüdüm, köyde hep bizim yüklüğümüz vardı. Çok da severim. O sebeple bu hâle gelmiş olması tabii bir fikir alışverişi sürecinden sonra oldu.

- Sahnede Sarah Baartman'dan Afife Jale'ye kadar birçok kadın hikâyesi izliyoruz. Aradan 100 yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen kadın bedeni üzerindeki bu tahakküm sence form mu değiştirdi? Bu iki hikâyeyi bugünün dünyasına nasıl bağlıyorsun?

Finaldeki karakterin söyledikleri üzerinden aslında değerlendirebiliriz. Makeup Girl diyor ya; bir şekilde sistemin istediği pozisyonları almak zorunda kalıyoruz. Kimimiz dikey, kimimiz yatay, kimimiz biraz, ay neyse diyor sonra, pozisyonlara da çok oralara da girmeyeyim. Ama bir şekilde suistimal ediyoruz ya da ediliyoruz. Çok garip, bunun önüne geçemiyoruz galiba. Zaten buna çanak da tutuyoruz. Kendisi de, karakterin kendisi de bunu söylüyor. Bir şekilde sisteme çanak tutuyoruz. Kimimiz geniş, kimimiz biraz dar. Aramızdaki tek fark bu. Biçimler değişiyor ama hikâye niyeyse hep aynı kalıyor ve hep aynı kalmış bu arada yani. Bu benim buluşum ya da benim fikrim değil zaten. Yani hayatın kendisi bunu anlatıyor. Yüzyıllar evvel Sarah Baartman'ın başına gelen şey, şu anda dijital dünya diliyle kadınlara çokça yapılıyor zaten. Kilosundan tutun da saçından başından tutun da; hepimiz farklı biçimlerde, farklı şekillerde bu linçe,........

© T24