Atlas’ın bıçaklandığı sokakta geçti ergenliğim
Diğer
19 Ocak 2026
Atlas Çağlayan
Zor bir yazı bu benim için. Zor çünkü gencecik pırıl pırıl bir çocuğun bıçak darbeleriyle hayata gözlerini yumduğu o kaldırımda otuz yıl önce ben vardım.
Mecazi anlamda söylemiyorum. Gerçekten. Tam olarak Atlas Çağlayan’ın bıçaklanarak yığıldığı o kaldırımda, üstelik tam da onun yaşındayken, otuz yıl önce ben de bir bıçak darbesine kurban gidebilirdim.
Çünkü orası benim mahallem. Benim büyüdüğüm sokak. Atlas’ın yığıldığı o kaldırım otuz yıl önce ıssız bir arsaydı ve ben o ıssız arsada bıçaklanmaktan son anda kurtuldum.
Anlatayım.
Altıncı his mi demek lazım bilmiyorum ama Atlas’ın bıçaklandığı ana dair o berbat görüntüler önüme düşünce içime bir şüphe düştü. Nerede işlenmişti bu kahrolası cinayet?
Normalde böyle bir haberi okuyunca insan ilk olarak sokağını, mahallesini merak etmez ama bu cinayetin işlendiği sokağı ve mahalleyi -belki de “tanıdık” bulduğum için- aramaya koyuldum.
Haberlerde olay yeri bazen Merter, bazen Güngören diye geçiyordu. Bir türlü tam olarak hangi mahalle, hangi sokak olduğunu bulamıyordum. Sonra aklıma video görüntülerinde adı görülen -ve Atlas’ın bıçaklanmasıyla son bulan kavganın başladığı- işletmeyi Google’lamak geldi.
Ve buldum: Ne yazık ki yanılmıyordum. Orası benim 12 yaşımdan üniversiteye gidene dek ilk gençliğimi geçirdiğim mahalleydi ve hatta sokaktı. Bu berbat olayın yaşandığı o kaldırım otuz yıl önce koskocaman, bomboş bir arsaydı ve ben o arsada bıçaklı bir saldırıya uğramaktan direnerek -ve sadece dayak yiyerek- kurtulabilmiştim.
Ben kurtulabilmiştim ama o zamanki arkadaş grubumdan kurtulamayanlar da olmuştu. Ölmediler belki ama bıçak darbeleri yahut yedikleri dayaklar neticesinde hastanelik oldular.
Ergenliğimin geçtiği, kendi içinde şirin mi şirin, cıvıl mı cıvıl (şimdi hala öyle olduğunu hiç sanmıyorum), harika arkadaşlıklar kurduğum o mahalle belki de güzelliğinin bedelini bitmek bilmeyen bir şiddet, zorbalık ve taciz sarmalıyla ödüyordu o zamanlar.
Mahallemiz ilginç bir konuma sahipti. Bir yanda Merter Keresteciler Sitesi. Tekstil fabrikaları. Gece yarılarına uzayan vardiyalar. Sokakta aceleyle koşturan işçi kızlar, oğlanlar.
Diğer yanda Tozkoparan. İstanbul’un en “zor/belalı” bilinen semtlerinden biri. Hem büyük bir yoksulluk hem yoksullukla birlikte gelen suç.
Otuz yıl önce Tozkoparan merkeze gitmekten çekinirdik. Civarda oturan arkadaşların evine giderken kalbim küt küt atardı. Biz Tozkoparan’a gidemezdik ama Tozkoparan bize “gelirdi”. Zaten ne oluyorsa, bu yüzden olurdu.
Tozkoparan’ın bir ucu ise Küba. Evet, Küba. Hatırlar mısınız, hani Kutluğ Ataman’ın Küba diye bir belgeseli vardı. İşte orada anlatılan Küba Mahallesi, Atlas’ın (ve eskiden benim) mahallesine birkaç yüz metre uzaklıkta. Gecekondular, dapdaracık sokaklar, tahta parçalarından çıkılan asma katlar… Ve kendi sakini dışında kimseyi içine sokmayan bir mahalle.
Eskiden İstanbul’un belli semtleri için “Oraya polis bile giremez” denirdi, bilirsiniz. Hacıhüsrev, Sulukule, Küçük Armutlu… İşte onlar ayarında bir mahalledir Küba Mahallesi. Gecekonduların bir kısmı hala dursa da bir kısmını kentsel dönüşüme kaptırdı.
Tozkoparan merkeze gitmekten çekindiğimizi söyledim, Küba’ya gitmek -daha doğrusu “girmek”- tartışma konusu bile değildi. Korkardık. O kadar yıl yaşadım, içinden belki bir kere, o da ancak orada yaşayan arkadaşımla geçmişimdir. Merter’e inerken Küba’nın önünden geçmemek için yolu uzattığımı bilirim.
Dediğim gibi, biz Tozkoparan’a Küba’ya gidemezdik ama onlar bize........
