‘Gündüz Apollon Gece Athena’ yönetmeni Emine Yıldırım: Film başarılı olduğu için ve kadın olduğum için gıcık oldular; vasatlar ordusu aşağı çekmek için uğraştı
Gündüz Apollon Gece Athena, geçtiğimiz yıl en kalbimde yer eden filmlerdendi. Ama ekibiyle bir türlü bir araya gelip, istediğimiz sohbeti yapamamıştık. Kısmet bugüneymiş. Filmin MUBI’de gösterime girmesi ve SİYAD Ödülleri’nde En İyi Film, En İyi Senaryo ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini almasının ardından yönetmeni Emine Yıldırım ve başrol oyuncusu Ezgi Çelik ile buluştuk.
Sormak istediğim çok şey vardı onlara, çünkü Gündüz Apollon Gece Athena, izlediğim en tekil filmlerden biri. Türkiye sinemasında görmeye alıştığımız, kendini çokça ciddiye alan anlatıların yanında mizahıyla, ümidiyle, hafiflikten korkmayan dili ve rejisiyle, kalıpların dışına çıkan karakterleri ve onlara can veren aktörlerin becerileriyle unutulmayacak, ardından gelen işlere kulvar açan bir film.
Hayaletlerle konuşabilen Defne’nin hikayesi bu. Defne yetim ve bebekken onu terk eden annesini arıyor, ölü ya da diri. Tatlı bir esas kız değil Defne. Canı sıkkın, suratı asık, ama elinde değil komik. Tanıdığım çoğu kadına benziyor. Bu ülkede kendini sahipsiz, yetim hisseden; her gün faili meçhullerin, pisi pisine öldürülmüş kadınların, kayıp bir geleceğin hayaletleriyle yaşayan, tutunacak bir ümit arayan, bize benziyor.
Gündüz Apollon’un en sevdiğim yanı seyirciyi bu can sıkkınlığıyla bırakıp, çekip gitmemesi. Derdimize üstten bakmayıp, bizimle dertlenmesi ve nihayetinde bir dayanışma reçetesi vermesi.
Emine Yıldırım ve Ezgi Çelik’le bu reçetenin ne olduğunu, filmin başarısının sebeplerini, bunca başarıdan sonra karşılaştıkları tepkileri, kadınların nemrut olma hakkını, biraz da antin kuntin konuları konuştuk. Beraber üretimlerinin hiç bitmemesini dilediğim bu iki şahane kadınla buyurun sohbetimize.
- Gündüz Apollon Gece Athena hem eleştirmenlerin hem de seyircinin bağrına bastığı bir film oldu. Şaşırdınız mı bu kadar sahiplenilmesine?
Emine Yıldırım: Umuyorduk böyle olmasını. Filmi başından beri seyirciyi içine almak üzerine, seyri kolay bir şekilde tasarlamıştık. Ama bu kadar sevilmesini beklemiyorduk açıkçası. Çok mutlu olduk çünkü biz çekimler sırasında duygulanıyorduk ama izleyicinin de bu kadar duygulandığını görmek tatlı bir şok oldu.
- Neden bu kadar sevildi sizce?
EY: Bu film çok belirli bir hissi hisseden insanlar için yapıldı. Yalnızlık, aidiyet sorunu, hayatla sürekli cebelleşip boğuşma ve zorlanma yaşayan, hayattan sürekli tokat yiyen insanlara yalnız olmadıklarını hatırlatmak için. Hayat çok zor ama yalnız değilsiniz ve iyi insanlar da var hissini geçirmeye çalıştığı için sevildi. İnsanlar filmde kendilerini, kendi yalnızlıklarını gördü ve tek başına olmadıklarını hissetti.
- Aslında Defne senin çıkınında olan bir karakterdi. Onu Kadıköy’ün En iyi Falcısı filminde tanıtmıştın bize. Neydi sende Defne’nin hikayesine tekrar dönmeye sebep olan şey?
EY: Önce Gündüz Apollon Gece Athena ‘yı geliştirdik aslında. Defne karakterini de en başından beri Ezgi'yle beraber düşünmüştük. Ama araya pandemi girdi. “Beklemede ne yapacağız?” derken ve uzun metraja hazırlanırken Defne'nin paralel hayattaki bir kısa film de çekmiş olalım dedik.
- Defne suratsız, biraz gıcık bir kadın. Devamlı nemrut bir ifadeyle geziyor. Sinemada ana karakter olarak görmeye alışık olmadığımız bir tip. Kadınların nemrut olma hakkı üstüne biraz konuşalım mı?
Ezgi Çelik: Ben Defne'yi, hayata baktığı yeri çok seviyorum. Defne'yi doğru bir şekilde hissettirip anlatmak, o tırnak içinde “gıcık” dediğimiz şeyin nedenleriyle empati kurdurmak benim için çok önemliydi. Şunu görmek çok acayip: Bazı seyirci, sektörden ya da sektör dışından, yurt içinde veya yurt dışında, kadını böyle görmek istemiyor, herhangi bir kadının bir duygusunu bu şekilde görmek istemiyor. Bazıları da buna çok hazır ve çok açık. İzleyici açısından böyle keskin gördüğüm bir ayrım oldu. Bir kadını, bir insanı böyle görmeye hiç alışkın olmayan büyük bir kalabalık var. Bir de tam tersi aşırı sahiplenen bir kitle var. O da benim için çok etkileyici.
EY: Ben kendim zaten nemrut ifadeli bir insan olduğum için (gülüyor), bir sürü kadının bu karakterle empati kuracağını biliyordum. Çünkü biz zaten öyle yaşıyoruz. Yani kimse sinemadaki kadın temsili gibi yaşamıyor: Seksi kadın, küçük kız, fedakâr hemşire…Kimse öyle tek boyutlu bir kadın değil. Üstelik her gün sayısız mikro agresyonlarla uğraştığımız için de bu nemrutluk halinin, bu temsilin doğru olduğunu biliyordum. Dolayısıyla o riski aldık. Ama tabii ki erkek izleyicilerin bazılarının hoşuna gitmedi. Hele hele Defne’nin annesiyle ilişkisi, anne karakterinin hayatta yaptığı tercihler “Bu nasıl anne kız ilişkisi?” “Anne nasıl böyle bir tercih yapar?” gibi tepkilere yol açtı.
- Evet filmde sadece suratsız kadın miti değil, mükemmel anne miti de yıkılıyor. Aradığı anneye ulaşamıyor Defne, ihtiyaç duyduğu anneyi bir yap boz gibi bir çok insandan, hatta varlıktan birleştirerek dikmek zorunda kalıyor. Böyle bir annelik öyküsü kurmak neden önemliydi?
EY: Çünkü bence annelik çok geçişken bir şey. Tabii ki bir biyolojik annemiz var ama kutsal bir anne yok bence ortada. Kimi zaman çok beklemediğiniz insanlardan annelik, anaçlık görüyoruz. Bu bence biyolojik annelikten daha büyük, daha önemli bir duygu. Ama bir taraftan Defne'nin de motivasyonu “Nereden geliyorum? Kim beni bu dünyaya getirdi?” sorularının cevabını bulmak. Bu sorular çok önemli ve çok varoluşsal. Anneliğe sadece teorik bir yerden yaklaşıp “Annelik bu değildir” demek de doğru değil bence. O varoluşsal hissi de kucaklamak, ama “Sırf buraya sığınmak zorunda mıyız?” gibi bir soruyu ortaya koymak da önemliydi benim için.
- Evet çünkü bir yandan da bir yetim hikayesi anlatıyorsun. “Mükemmel anne yoktur” eyvallah, ama o bakımı, o dikkati alamamış bir çocuk olmak da çok zor. Anneliğe feminist veya dediğin gibi teorik bir yerden bakmakla, eski bir çocuk olarak bakmak arasındaki denge bazen bana da zor geliyor.
EY: Kendimize şefkat göstermemiz gerek. Ben büyürken mesela annem vardı, anneannem vardı, bir de teyzem de vardı. Bir sürü kadın vardı bana annelik yapan. Onların benim üzerimdeki etkisinin ve gösterdikleri şefkatin ne kadar değerli olduğunu çok daha geç anladım hayatımda. Bazen belki ihtiyaç duyduğun şefkati umduğun yerden alamıyorsun ama bambaşka bir yerde bulabiliyorsun. Ona da niye hayır diyelim?
- Geçen hafta Hasibe Eren ile röportaj yaptım. Onların oyunu Bir Aile Provası da biraz annelik mitiyle ilgili olduğu için, anne olmama tercihi üstüne konuştuk. Eğer izin verirseniz sizinle de konuşmak isterim bunu. Okuyan özellikle genç kadınlar için bir dipnot olabiliriz umuduyla biraz da, çünkü medyada gördüğümüz referans noktası hep anneliğin ne kadar muhteşem bir duygu olduğu ve tek seçenek olduğu üzerine kurulu. Sizin için anne olmamak bilinçli bir tercih miydi? Ve eğer öyleyse sizce anne olmamanın en güzel yönü ne?
EY: Benim için bilinçli bir tercih.
EÇ: Benim kafam karışık, net değilim. “Kesinlikle anne olmak istemiyorum ya da hayatta böyle bir şeyi tercih etmiyorum” gibi bir şey yok. Bir sabah “istiyorum” diye uyanıp sonra bir anda kafamdan gittiği de oluyor. Gündemimde değil ama aklımda olan bir soru. Tabii anneliği, o hayat şeklini eşimden dostumdan gözlemleyebildiğim için şu an benim için çocuk sahibi olmamanın en büyük konforu 0 özgürlük. Her türlü duyguyu yaşamada özgürlük. Yüzde yüz özgürüm. Sadece kendi sorumluluğumu, belki çok kıymetlilerimin sorumluluğunu alıyorum.
EY: Bir de şunu görüyorum. Kadınlar, anneler çok yalnız. Bizim annelerimizin kuşağı da bir sürü zorluk yaşadı. Kariyerlerinden vazgeçmek durumunda kaldı. Ama o kuşak bu kadar yalnız değildi. Bir çocuk sokakta büyüyebiliyordu, düşünce bilmem ne teyzeye gidebiliyordu. Şu anda kadınlar çok yalnız çocuk bakarken, ona ben aşırı üzülüyorum. Bir taraftan daha da değişmesi gereken bir dünya varken, bir taraftan daha çok kısıtlanan bir annelik var ortada. Zengin değilseniz ya da çok iyi bir networkünüz yoksa anne olmak çok yalnız ve çok zor bir şey. Dolayısıyla Ezgi’ye o açıdan katılıyorum. Biz eşimle şunu da konuştuk: Evlat da edinebiliriz diye düşündük. Dünyada 150 milyon tane yetim var.
- Filmde de öyle bir karakter var. Deniz Türkali’nin canlandırdığı karakter biyolojik çocukları olmadığı için evlat edinmek istemiş ama yapamamış. Siz sonra evlat edinmemeye nasıl karar verdiniz? Çok özel değilse.
EY: Ekonomik sebeplerden herhâlde. Türkiye'de sanat yapmak, istediğin alanda, en azından taviz vermemeye çalışarak üretmek çok zor. Bir seçim oluyor: Ya ekonomik olarak daha iyi bir şey yapacaksın ve bazı istediğin şeylerden vazgeçeceksin, ya da…Biz ikimiz de sanırım yapmak istediğimiz işleri yapmak istedik.
EÇ: Türkiye’nin hali de çok değişti. Eskiden ikisi birden yapılabiliyormuş. Benim ebeveynlerim de yapmış mesela. İkisi de gazeteciydi ama hayatlarına devam etmişler. Bir sürü müzisyen, oyuncu arkadaşları var. Hepsi çocuk sahibi olmuş, o çocuklar beraber büyümüş. Ama herkes mesleğine devam edebilmiş. Şu anda çok zor.
- Aslında sadece Defne değil, çoğumuz yetim gibi hayatlar yaşıyoruz. Sahipsiz, bir başına kalmış hissediyoruz. Bakımsızız. Üstelik etrafımız kayıpların, faili meçhullerin, pisi pisine öldürülmüş kadınların hayaletleriyle dolu. Film bununla baş etme yöntemlerine dair de bir şey söylüyor. Bir dayanışma tarifi veriyor. Nasıl bir çare öneriyor film bunun........© T24
