'İran lobisi' yaygarası
Türkiye’de kamuoyunun ABD-İsrail saldırısı karşısında kendisini savunan İran’a destek vermesini “İran lobisi”nin faaliyetlerine mi bağlamalıyız? İktidara yakın isimler; “din alimi” olduğu iddiasındakiler, “gazeteci” olduğunu ileri sürenler başta olmak üzere, son günlerde bu iddia ile ortaya çıkmaya başladılar.
Önce şunu söyleyelim: Her ülke gibi İran da Türkiye’nin de aralarında olduğu pek çok ülkede kamu diplomasisi yürütüyor.
Ancak Türkiye’de İran’a verilen desteğin arkasında bambaşka tarihsel ve güncel nedenler var. Bu nedenler İran’dan çok Türkiye’nin kendisiyle ilgili. Cumhuriyet tarihi, yönetici sınıflar ile halkın paylaştığı ortak bir politik endişenin etkisi altında şekillendi. Bu endişenin kökü Batılı gelişmiş kapitalist ülkelerle kurulan eşitsiz ilişkiye dayanır. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı karşısındaki zayıflama ve Batı’nın kurduğu tahakküm, bu coğrafyada bir varlık-yokluk endişesine yol açtı. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı’nın işgal ve parçalama planlarıyla bu endişe ağır bir gerçeğe dönüştü. Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti, Batı’ya karşı verilen ve tabiri caizse ülkeyi ipten kurtaran bir mücadeleyle kurulabilmişti.
Bu nedenle diyebiliriz ki, Cumhuriyet’in tarihsel bir “ethos”u varsa “Batı korkusu” bu "ethos"a özünü veren şeylerden biridir.
Bu korkuya “Sevr sendromu” adını verenler de oldu. Çoğunlukla bir bozukluğa işaret eden bu teşhis bir ara liberaller arasında popülerdi. Sendromun belli başlı belirtileri arasında toprakların parçalanması korkusu ile Batılı güçlerin entrikalarından şüphe duyulması sayılıyordu. Tabii bu liberal entelektüel zümreye göre bütün bunlar pür komploculuktu: Batı’dan duyulan korku hakikatten kopuşun bir işaretiydi; bir paranoyaydı.
Çok geçmedi; tarihin ne büyük bir öğretmen olduğuna yeniden tanık olduk.
Çünkü son 10 yıl içinde Orta Doğu’da yaşananlar, özellikle Suriye, Filistin ve İran’a yapılanlar bölge ülkeleri için Batı tarafından mahvedilmenin hiç de sağlıksız kafaların halüsinasyonlarından ibaret olmadığını kanıtladı. 2003’teki Irak işgali de bu dersi verebilirdi ancak burada ayrıntılarını tartışamayacağım erken 2000’ler konjonktürü buna izin vermedi.
Filistin soykırımı, Suriye’nin cihatçılara teslim edilmesi ve topraklarının İsrail’in işgaline açılması; bugün Lübnan’da yapılan etnik temizlik, İran’a yönelik ABD-İsrail saldırısı... Üstüne üstlük ABD ve İsrail koalisyonunun, son 20 gün içinde İran’ın parçalanması için farklı gruplara defalarca yaptığı çağrılar...
Bu gelişmeler, “Batı korkusu”nu komplo olarak yaftalayanlara ders vermeye yeter mi bilmiyorum. Ama Türkiye halkı tarihin verdiği bu dersi, sezgisel olarak da olsa, çok daha iyi anlamış görünüyor. O yüzden İran rejimine tüm mesafesine rağmen, bir yandan komşu halka yapılan haksızlığı ve adaletsizliği kabullenemiyor, diğer yandan ulusal egemenliğin içine gömülü halk egemenliğine ve barış içinde özgür yaşamaya yönelik en büyük dış tehdidin “müttefikler”den geldiğini görüyor.
Bir süre önce hayatını kaybeden ABD’li........
