menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İkinci Enternasyonal’e yeniden bakmak (3) | Çöküşün sebepleri: Yeni bir yaklaşım

16 0
26.04.2026

Fotoğraf: Philipp Scheidemann Reichstag’da cumhuriyetin kurulduğunu halka duyuruyor, 9 Kasım 1918

İKİNCİ ENTERNASYONAL’E YENİDEN BAKMAK (1): KURULUŞU VE İŞÇİ SINIFINA KATKILARI

İKİNCİ ENTERNASYONAL’E YENİDEN BAKMAK (2): YOZLAŞMA VE ÇÖKÜŞÜN AYAK SESLERİ

Çöküşün sebepleri: Mevcut açıklamaların analizi

İkinci Enternasyonal’in yozlaşma ve çöküşüne ilişkin daha sonra ona alternatif olarak doğan komünist geleneğimizde çeşitli yorumlar yapılmış ve aynı yozlaşmayı yaşamamak için temel alınması gereken prensipler bu analizlere dayandırılmıştır. Öncelikle bu “açıklamaların” son derece tepkisel ve o anın kargaşası ve altüst oluşu içinde yapıldığını ve bu yüzden de bir süreç olarak İkinci Enternasyonal’i tarihsel bütünlüğü içinde değerlendirme şansının çok düşük olduğunu belirtelim. Özellikle son dakikaya kadar başta SPD olmak üzere İkinci Enternasyonal partilerine büyük bir güven söz konusudur. Bir Bolşevik olan Kollontay’ın yaşadığı ani hayal kırıklığı önceki yazıda aktarılmıştır. Lenin için de durum farklı değildir. Kendisine SPD’nin savaş kredilerini onayladığı söylendiğinde buna inanmamış, parti gazetesi Vorwaerts delil olarak gösterildiğinde “bu nüshanın burjuvazi tarafından basılmış sahte bir nüsha olduğunu” iddia etmiştir! [1] Aslında 1914’e doğru sürecin pek de sağlam gitmediğine ilişkin yegâne önsezi, hatta yorum sadece Rosa Luxemburg’da vardır. Daha sonra Komintern’i kuracak olan Bolşevik kadroda hiçbir ön tepki ve uyanıklık olmadığı için hayal kırıklığı da o kadar büyük olmuş, o sarsıntı ile yapılan yorumlar da (tıpkı SSCB’nin çöktüğü günlerde yapılan “ihanet” yorumları gibi) büyük ölçüde eksik kalmıştır.

Bu yorumlardaki üç ana öğeyi ele alalım:

İkinci Enternasyonal gevşek bir enternasyonaldi. Merkezi karar alınmasına rağmen ulusal partiler buna riayet etmedi; bunu zorlayan bir işleyiş yoktu. Yeni enternasyonalde merkezi disiplin daha güçlü olmalı, her ulusal parti merkezin kararlarını kesin biçimde uygulamalıdır.[2]

İkinci Enternasyonal partilerini yozlaştıran ana unsur işçi aristokrasisidir. Emperyalizmin kolonilerden kazandığı kârların bir kısmını işçi sınıfına aktarmış, işçi sınıfının içinde yüksek ücret alan dar bir kesim, “işçi aristokrasisi” haline gelerek düzenle bütünleşmiş ve etkin olduğu parti ve örgütleri düzenin kuyruğuna takmıştır.

Bu partiler bütün çalışmalarını ulus-devlet çerçevesinde yapmış, bu işleyiş içerisinde ulusal (burjuva) devletin kurumları ile bütünleşmiştir. Bu durum da onları düzene bağlayan bir diğer unsurdur.

Bu açıklamalarda yegâne anlamlı olan, ancak sebeplerinin derinleştirilmesi gereken üçüncü açıklamadır. Birinci ve ikinci açıklamalar oldukça arızalıdır, yetersizdir, yanlışları içermektedir. Ve bunların temel alınması da yeni enternasyonalin kuruluş temellerini zedelemiş, hem de yanlış hedef göstererek benzer çarpıklıkların yıllar sonra da olsa yeni (komünist) gelenekte de ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İnceleyelim:

“Yüksek merkezi disiplinli enternasyonal”: Zararlı bir yanılsama

“Enternasyonal’de merkezi disiplini yüksek tutarak doğru politikaların her ülkede uygulanmasını garanti etmek” bedeli oldukça ağır bir fantezi olmuştur. Öncelikle tespit yanlıştır: İkinci Enternasyonal’de merkezi olarak alınmış karar, disiplin olmadığı için akim kalmamıştır; tam tersine parti yönetimlerinin bunları uygulama şansı olmamış, bizzat parti üyelerinden oluşan taban yığınlar halinde emperyalist savaşa katıldığı için bu partiler de fiilen sürüklenmiştir. Asıl açıklanması gereken (aynen Hitler’in dediği gibi) o ana kadar Marksizm’le, sosyalizmle eğitilmiş olan emekçi tabanın, nasıl olup da burjuvazinin şoven kışkırtmasına direkt olarak kandığıdır. Bu açıklanmadan, işi “merkezi disiplin eksikliğine” bağlamanın hiçbir anlamı yoktur. Öte yandan “yüksek merkezi disiplinli bir enternasyonal” Komintern deneyinde ciddi problemler, hatta facialar yaratmış, merkezde alınan kararlar en hafif deyimiyle yerel ve ulusal farklılıkları yeterince göz önüne almadığı için ulusal partilere anlamsız ve çarpık politikalar empoze edilmiş (“sosyal faşist” tespitiyle sosyal demokratlarla ittifaka set çekilmesi, Çin komünistlerine önerilen ve bozgunla sonuçlanan “ayaklanma” taktikleri, Türk komünistlerine önerilen “CHP içinde çalışma” teklifi vs.) bu çarpık politikaların bedeli ağır olmuştur.

Gerek birinci, gerekse ikinci enternasyonallerin iç örgütlenme ve işleyiş prensipleri doğru ve bugün için de geçerlidir: Değişik ulusal örgütlerin bir araya gelerek ortak kararlar almaları, dayanışmayı örgütlemeleri, teorik ve ideolojik konularda fikri alışverişinde bulunmaları ve burjuvaziyle açık işbirliği dışında kimseyi dışlamamaları. Komintern ise, dünya işçi hareketine büyük değerler ve deneyler katmış olsa dahi, tek bir çizgiyi ve “merkezde” üretilmiş bir kararı tüm ülkelere empoze eden işleyişiyle geçerli bir model değildir, olamamıştır.

“İşçi aristokrasisi” efsanesi

Burada “yüksek ücret aldığı için düzenle bütünleşen ve devrimci yönünü yitiren işçiler” oldukça eski, bir o kadar da yüzeysel ve popülist bir anlayışın yansımasıdır. Bu anlayışın ilk başlarda, “yadırgama” seviyesinde tezahürünü 1902’de Berlin’de olan bir Bolşevik kadronun, Ossip Piatnizki’nin anılarında rastlıyoruz.:

İlk kez bir toplantıya (SPD toplantısı – SD) gittiğimde, bira fıçılarının başında iyi giysiler içindeki beyleri gördüğümde burjuvalar toplantısına geldiğimi sandım, çünkü Rusya’da hiç böyle işçilerle karşılaşmamıştım. Ama bu bir parti toplantısıydı. [3]

İlk kez bir toplantıya (SPD toplantısı – SD) gittiğimde, bira fıçılarının başında iyi giysiler içindeki beyleri gördüğümde burjuvalar toplantısına geldiğimi sandım, çünkü Rusya’da hiç böyle işçilerle karşılaşmamıştım. Ama bu bir parti toplantısıydı. [3]

Diğer bir somut örneği büyük yazar Gorki “Lenin’den Anılar” adlı kitabında vermektedir. Almanya’ya giderek parti liderleriyle görüşen Gorki, misafir olarak gittiği Bebel’in evinde şunları gözlemiştir:

Gorki Bebel’in evine gitmiş, orada bir sürü kanepe yastığı, koltuk ve iskemleleri temiz tutmaya yarayan örtüler, perdelikler, kanarya kafesleri ve pek çok Alman küçük burjuva atmosferini tamamlayan eşya ile karşılaşmış, bunlara çok sinirlenmiş ve Bebel’e karşı soğukça davranmıştı.[4]

Gorki Bebel’in evine gitmiş, orada bir sürü kanepe yastığı, koltuk ve iskemleleri temiz tutmaya yarayan örtüler, perdelikler, kanarya kafesleri ve pek çok Alman küçük burjuva atmosferini tamamlayan eşya ile karşılaşmış, bunlara çok sinirlenmiş ve Bebel’e karşı soğukça davranmıştı.[4]

Gorki, severek okuduğumuz “Çocukluğum” ve “Ekmeğimi Kazanırken”de başarıyla yansıttığı ve Rusya’da içinde büyüdüğü kara sefaleti burada görmemekte, gördüğü nispeten olumlu yaşam koşullarını bir anlamda yadırgamakta ve sınıf gerçeğine “yabancı” görmektedir. Bu hem olgular seviyesinde hem de yorum seviyesinde yanlış bir yaklaşımdır. Bebel’e ancak siyasi yaklaşımlarından ötürü soğuk davranmak makul olabilir; yoksa evindeki (her işçinin evinde bulunabilecek, hatta bulunan) yastık ve kanarya kafesleri yüzünden değil!

Birincisi “temiz giyimli” hatta “beyefendi gibi giyinmiş” işçiler ve “temiz, tertipli işçi evleri” sadece Almanya’nın değil, tüm Avrupa’nın belki kısmi, ama büyüyen gerçeğidir ve bu ülkelerin işçi sınıfları bunu bileklerinin hakkıyla, yıllar boyu süren sert sendikal savaşlarla kazanmıştır. İkincisi, “iyi ücret aldığı için siyasi ve sendikal mücadeleciliğini yitiren işçi” kavramının ne denli gerçeklerden uzak olduğunu, sendikal mücadeleye aşina herkes anlar. 1965-80 arası Türkiye’de en yüksek maaş alan işçiler DİSK’e bağlı Maden-İş’te örgütlenen metalürji sektörü işçileriydi.[5] Buna rağmen aynı işçiler hem devrimci sendikal hareketin en dinamik ve öncü gücü olmakla kalmadılar, aynı zamanda Türkiye Komünist Partisi’nin ve Türkiye İşçi Partisi’nin en yoğun örgütlendiği ve kadrolarını devşirdiği bir kesim oldular.

Bu yaklaşım olgular seviyesinde de iflas etmektedir. “Alman işçileri Rus işçilerinden çok daha fazla para kazandıkları için oportünist oldular” tespitini Rosa “Rus devrimini dilenciler yapmadı” şiarıyla reddetti ve yaptığı çalışmayla her iki ülkenin işçi sınıfları arasında gelir seviyesi açısından bırakalım uçurumu, hiçbir ciddi fark dahi olmadığını ispatladı. Şunları söyledi Rosa:

Çarlık İmparatorluğu’ndaki proletaryanın devrimden önce tümüyle dilencinin yaşam düzeyinde olduğu tasarımında da büyük bir abartı yatmaktadır. Tam da şimdi ekonomik mücadele ile politik mücadele veren büyük sanayi, büyük kent işçilerinin en çalışkan ve azimli katmanının maddi yaşam düzeyi, Alman proletaryasının ilgili katmanından hiç de aşağıda değildir, evet ve hatta Rusya’da bazı mesleklerde orda burada Almanya’dan daha yüksek ücretlere rastlanabilir. Çalışma saatleriyle ilgili olarak da, buradaki ve oradaki büyük sanayi işletmeleri arasındaki fark o denli önemli değildir. Böylece Rus işçilerinin sözde Sparta devlet köleleriyle eş değerde bir maddi ve kültürel yaşam düzeyi olduğunu ileri süren tasarımlar oldukça uydurmadır…. Dilencilerle, böylesi politik olgunluğu ve düşünce netliği olan bir devrim yapılamaz.[6]

Çarlık İmparatorluğu’ndaki proletaryanın devrimden önce tümüyle dilencinin yaşam düzeyinde olduğu tasarımında da büyük bir abartı yatmaktadır. Tam da şimdi ekonomik mücadele ile politik mücadele veren büyük sanayi, büyük kent işçilerinin en çalışkan ve azimli katmanının maddi yaşam düzeyi, Alman proletaryasının ilgili katmanından hiç de aşağıda değildir, evet ve hatta Rusya’da bazı mesleklerde orda burada Almanya’dan daha yüksek ücretlere rastlanabilir. Çalışma saatleriyle ilgili olarak da, buradaki ve oradaki büyük sanayi işletmeleri arasındaki fark o denli önemli değildir. Böylece Rus işçilerinin sözde Sparta devlet köleleriyle eş değerde bir maddi ve kültürel yaşam düzeyi olduğunu ileri süren tasarımlar oldukça uydurmadır…. Dilencilerle, böylesi politik olgunluğu ve düşünce netliği olan bir devrim yapılamaz.[6]

Dolayısıyla “yüksek ücretli işçiler sosyal demokrasiyi, düşük ücretli işçiler komünizmi seçti” şeklindeki kaba ve yüzeysel tespit sadece 1914 öncesinde değil, savaş sonrası dönemde de hiçbir geçerlilik taşımadı: Savaş sonrası Almanya’yı vuran ekonomik kriz ve enflasyon sadece komünist işçileri değil, işçi hareketinde hâlâ çoğunluğu oluşturan milyonlarca sosyal demokrat işçiye de aynı sefaleti getirdi; ancak sosyal demokrat hareket gücünü korudu. Reformizmin ve oportünizmin işçi sınıfı içindeki etkisini “ücretler” dışında, politik pratikler ve bunların ideolojik yansımalarında aramak gerektiği açıktır.

Son olarak işçi aristokrasisi efsanesine son vermek için madalyonun öbür yüzüne, yüksek ücret alan işçilerin sosyalist hareket için (önyargıların tam tersine) aslında ne denli önemli ve yararlı olduğu gerçeğine dikkat çekelim. Birinci Enternasyonal’de Marx, “işçi aristokrasisi” adını verdiği bu yüksek ücret alan işçileri özellikle önemsemiş ve asla kaybedilmemeleri gerektiğine dikkat çekmiştir!

Marx işçi sınıfı aristokrasisinin zayıf yönünü en az Bakunin kadar kavramıştı; ancak onun anlayamadığı bir şeyi de kavramıştı: Belli bir noktaya kadar işçi sınıfı aristokrasisisin gelişmesinin işçi sınıfı hareketinin genel ilerleyişinin önünü açtığını, bu ayrıcalıklı işçilerin harekette âtıl olanları uyandırıp onları ileriye çekerek inisiyatif aldıklarını gördü. Gerçekten de bazı durumlarda bu kesim kenarda kalabilir; hatta bazen fren rolü dahi oynayabilir. Ancak başka durumlarda işçi sınıfının genel çıkarlarına bağlı kalır ve bilgi birikimi, istikrarı ve olgun tecrübesi sayesinde ileri bir rol oynayabilir. İşçi partilerinde ve sendikalarda yönetici rol, sınıfın özgürlük mücadelesinde (maddi ayrıcalıklı pozisyonlarına rağmen) öncü bir rol oynayan eğitimli ve yüksek becerili işçiler tarafında üstlenildi…Nispeten müreffeh bir pozisyonda olan bu kesimin tümüyle harekete yabancılaştırılması, işçi kitlesinin izolasyonuna sebep olur, zira bu işçi kitlesi sınıfın entelijansiyasını oluşturan bu kesimin iş birliğinden mahrum kalırdı.[7]

Marx işçi sınıfı aristokrasisinin zayıf yönünü en az Bakunin kadar kavramıştı; ancak onun anlayamadığı bir şeyi de kavramıştı: Belli bir noktaya kadar işçi sınıfı aristokrasisisin gelişmesinin işçi sınıfı hareketinin genel ilerleyişinin önünü açtığını, bu ayrıcalıklı işçilerin harekette âtıl olanları uyandırıp onları ileriye çekerek inisiyatif aldıklarını gördü. Gerçekten de bazı durumlarda bu kesim kenarda kalabilir; hatta bazen fren rolü dahi oynayabilir. Ancak başka durumlarda işçi sınıfının genel çıkarlarına bağlı kalır ve bilgi birikimi, istikrarı ve olgun tecrübesi sayesinde ileri bir rol oynayabilir. İşçi partilerinde ve sendikalarda yönetici rol, sınıfın özgürlük mücadelesinde (maddi ayrıcalıklı pozisyonlarına rağmen) öncü bir rol oynayan eğitimli ve yüksek becerili işçiler tarafında üstlenildi…Nispeten müreffeh bir pozisyonda olan bu kesimin tümüyle harekete yabancılaştırılması, işçi kitlesinin izolasyonuna sebep olur, zira bu işçi kitlesi sınıfın entelijansiyasını oluşturan bu kesimin iş birliğinden mahrum kalırdı.[7]

Bu olumlu yaklaşımın ardındaki sebep de açıktır: Büyük kısmı cehalet içinde bırakılan işçi sınıfının kitlesi içinde, hem gazete ve kitap alacak paraya, hem de bunları anlayacak kültür seviyesine sahip olan yegâne kesim bunlardır. O yıllarda (ve hâlâ!) siyasi sloganları, bunların arkasındaki fikirleri ve teorik temelleri en rahat anlayan ve en hızlı şekilde siyasileşen unsurlar da bu kesimden çıkmaktadır. Bu da bu kesimi salt bir “kötülük kaynağı” değil, taşıdığı risklere rağmen sosyalist işçi hareketinde bir olanak olarak görmemizi gerekli kılmaktadır.

Bu “gerçek olmayan sebepleri” analiz ettikten sonra yozlaşmayı yaratan unsurları İkinci Enternasyonal’in tarihsel gelişim süreci içinde izlerini bulmaya ve teşhis etmeye çalışalım:

Birinci Enternasyonal’den devralınan miras: Anarşistlerle kan davasının olumsuz etkisi

Birinci Enternasyonal ile ilgili yazımızda bu örgütün son dönemlerinde Bakunin’in (çok da meşru olmayan) tasfiyesi sonucu Marksistler ve diğer sosyalistlerle anarşistler arasında ciddi ve sert bir çatışmanın başladığını, bu örgütün Marx ve arkadaşlarının tasarrufuyla kapatılmasından sonra anarşistlerin dört uluslararası kongre topladığına değinmiştik (Cenevre, Brüksel, Bern, Londra). Bugün anarşizmin nispeten gözden düşmüş bir teori ve siyaset olmasından hareketle bu tartışmayı yeniden hatırlamak gereksiz görülebilir; ancak bu doğru değildir. Zira bu tartışmanın o zamanki argümanlarını incelemek, o dönemde anarşizme muarız olarak gelişen sosyalist (sonra da Marksist) akımın temel kodlarını ve bu kodlarda ilerdeki yozlaşmanın tohumlarından bazılarını görmemizi sağlayacaktır.

Anarşistlerin devleti geçici bir ihtiyaç olarak dahi reddettikleri, direkt ve hemen devleti ortadan kaldırmayı düşündükleri için de gerçekçi olmayan romantikler olduğu düşünülebilir ve bu çok yanlış değildir. Ancak buna karşılık anarşistlerin, o zamanlar (ve hâlâ!) kapitalist zulmün enstrümanı olan devleti şiddet yoluyla yıkmayı savunduklarını hatırlamak gerekir. Önceleri bu “şiddet” bireysel çıkışlarla organize edilse de işçi hareketinde belli bir kitle tabanı elde eden anarşist akımın (İspanya İtalya, ABD, Hollanda…) bu şiddeti kitlesel işçi hareketinin bir yöntemi olarak algıladıkları, yığınsal bir şiddet hareketi (isyan(?), ayaklanma(?)) ile burjuva devleti yıkmayı temel kimlik öğeleri haline getirdikleri bilinmektedir.

Bu “ani ve sürekli isyan” yaklaşımına karşı çıkan sosyalistler ise (ki Marksizm bu akımın belirleyici teorisi haline gelecektir) kitlelerin hazırlanmasını, örgütlenmesini, bilinçlendirilmesini, günlük mücadeleler içinde siyasi iradelerinin geliştirilmesini, bu çerçevede kısa vadeli siyasi ve ekonomik mücadelelerin, burjuva düzen içinde hak aramanın, burjuva yasallığı içinde dahi olsa siyasi mücadelenin, günlük siyasete bu amaçla katılmanın hayati önemini vurguladılar ve anarşistlere karşı alınan bu tavır, sosyalist hareketin kimliğini şekillendirdi. Sosyalist akımın bu vurguları doğrudur ve bugün de sosyalistlerce savunulmaktadır. Ancak bu radikal anarşist tavırla zıtlaşma sürecinde sosyalist akımda gelişen “siyaset” anlayışını burada ortaya koymak oldukça önemlidir.

Anarşistler yıllar önce (özellikle sağ bir zeminde Proudhon, sonra da sol bir zeminde Bakunin üzerinden) “siyaset yapmak, siyasi mücadeleye katılmak” fikrine işçi sınıfını burjuvazinin zeminine kilitleyeceği gerekçesiyle reddettiler, Proudhon işçi sınıfını kendi ideal (apolitik) ekonomik reformlar şemasına yöneltirken Bakunin de isyan, yıkım ve ayaklanma politikasını tek alternatif olarak öne çıkardı. Sosyalistler haklı olarak işçi sınıfının mücadelesini kolaylaştırmak amacıyla yeni siyasi özgürlükler ve biraz daha insanca bir yaşamı mümkün kılacak ekonomik iyileştirmeler elde etmenin önemini savundular. Ancak bu ikilem İkinci Enternasyonal’de farklı ve giderek çarpık bir yönelimin önünü açtı. Anarşistlerin ilk birkaç kongredeki müdahale ve tartışılmalarından rahatsız olan sosyalistler, sonuçta İkinci Enternasyonal’i anarşistlere kapalı kılmak için önce 1893 Zürich Kongresi’nde Bebel, Kautsky, V. Adler ve W. Liebknecht’in de imzalarıyla şu kararı aldılar:

Siyasal eylemi ve işçilerin örgütlenmesini kabul eden tüm sosyalist partiler ve sendikalar kongreye kabul edilecektir. “Siyasal eylem”den anlaşılan işçi sınıfı örgütlerinin işçi sınıfının çıkarlarını geliştirmek ve siyasal iktidarı fethetmek için yasama mekanizmasını ve siyasi hakları mümkün olduğu kadar kullanmak ya da elde etmektir.[8]

Siyasal eylemi ve işçilerin örgütlenmesini kabul eden tüm sosyalist partiler ve sendikalar kongreye kabul edilecektir. “Siyasal eylem”den anlaşılan işçi sınıfı örgütlerinin işçi sınıfının çıkarlarını geliştirmek ve siyasal iktidarı fethetmek için yasama mekanizmasını ve siyasi hakları mümkün olduğu kadar kullanmak ya da elde etmektir.[8]

1896 Londra Kongresi’nde kurumsal bir karar almaya yöneldiler ve onları dışlamak için şu formülü tanımladılar:

Bir sonraki kongreye sadece şu örgütler katılabilir: Kapitalist mülkiyet ve üretim yerine sosyalist mülkiyet ve üretimi koymak isteyen ve yasama ve parlamenter çalışmayı bu amaca ulaşmak için gerekli araçlardan biri olarak gören örgütlerin temsilcileri, Siyasette militan bir yer almasa bile yasama ve parlamenter çalışmanın gerekliliğini kabul eden saf sendikal örgütler; dolayısıyla anarşistler dışarda bırakılmıştır. [9]

Bir sonraki kongreye sadece şu örgütler katılabilir:

Kapitalist mülkiyet ve üretim yerine sosyalist mülkiyet ve üretimi koymak isteyen ve yasama ve parlamenter çalışmayı bu amaca ulaşmak için gerekli araçlardan biri olarak gören örgütlerin temsilcileri,

Siyasette militan bir yer almasa bile yasama ve parlamenter çalışmanın gerekliliğini kabul eden saf sendikal örgütler; dolayısıyla anarşistler dışarda bırakılmıştır. [9]

Marx’ın kadim yoldaşı Wilhelm Liebknecht tarafından kaleme alınan ve anarşistleri dışlamayı amaçlayan bu formülle “siyasi mücadele” ağırlıklı olarak “parlamentolara katılarak yeni haklar elde etmeye” indirgenmiş oldu ve devlet cihazını yıkmak için kitlelerin örgütlü ayaklanması ve isyanı fiilen “sosyalist politika” tanımının dışında kaldı. Sonuçta “isyan, genel ayaklanma” gibi yaklaşımlar tüm İkinci Enternasyonal toplantılarında dudak bükülen, hatta alay edilen ve her konudaki radikal tavır önerilerini gülünçleştirmek için kullanılabilen bir negatif argüman olarak bu örgütün literatüründe yer aldı.

Fizikte bilinen gerçektir: Sabit duran bir cisim kendi içinden bir kütleyi sola doğru fırlatırsa, o cisim otomatikman sağa kayar. İkinci Enternasyonal daha kuruluş aşamasında anarşistleri bu argümanlarla dışlayarak (ve bu argümanlarla dışladığı için) sağa kaydı ve orada konumlanarak yola çıkmış oldu. Bunun, diğer olgularla birleşerek yol açacağı deformasyonu inceleyeceğiz.

“Sosyalist politikanın” bu şekilde tanımlanması kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirmektedir:

İkinci Enternasyonal “devrim”i nasıl algıladı?

Bebel en başlarda, 1891 Brüksel Kongresi’nde şunları söyledi:

Kanımca Sosyal Demokrasinin temel görevi …işçilere günümüz toplumunun doğasını ve karakterini açıklamak, kendi gelişme kanunları gereği kendi yok oluşunun ölümcül tohumlarını taşıdığını ve bu toplumun en kısa zamanda kaybolması gerektiğini anlatmaktır. İşçiler bu toplumun doğasını anlamalı ki son saat çaldığı zaman yeni toplumu kurabilsinler.[10]

Kanımca Sosyal Demokrasinin temel görevi …işçilere günümüz toplumunun doğasını ve karakterini açıklamak, kendi gelişme kanunları gereği kendi yok oluşunun ölümcül tohumlarını taşıdığını ve bu toplumun en kısa zamanda kaybolması gerektiğini anlatmaktır. İşçiler bu toplumun doğasını anlamalı ki son saat çaldığı zaman yeni toplumu kurabilsinler.[10]

Bu “devrim” anlayışında belirleyici olan kavramın “kapitalizmin kaçınılmaz çöküşü” ya da “katastrofik son” tespiti olduğu açıktır. Ancak bir süre sonra yine Marx’a yakın, onunla birlikte çalışmış bir figür ve Alman SPD’de etkili bir kadro olan Eduard Bernstein “Evrimci Sosyalizm” (1899) adıyla basılan eserinde ““kapitalizmin ekonomik katastrof ile çöküşü” kavramının gerçekçi olmadığını, oldukça dinamik bir yapı olarak kapitalizmin kendi sorunlarını gidermek için kendini onaran, tamir eden yöntemler geliştirdiğini, mevcut Alman ekonomisinde bir “katastrofa” gidişin işaretleri olmadığını” ortaya koydu. Dahası, Kautsky ve diğer “ortodoks” Marksistler tarafından ileri sürüldüğü üzere tarımda ve sanayide küçük işletmelerin giderek yok olacağı ve büyük şirketler tarafından yutulacağı kehanetinin gerçek olmadığını rakamlarla ispat etti. Devrimin tamamıyla bir ekonomik katastrofa indekslendiği ve onunla özdeşleştirildiği bir teorik ortamda da, bunun kaçınılmaz sonucu olarak “devrim”den vazgeçmek gerektiğini ve reformlarda derinleşerek evrimci bir yol izlenmesi gerektiği sonucuna vardı.

Bernstein’ın sosyalist geleneğimizde sahip olduğu kötü şöhreti ve onun sağcılığını bir an için bir tarafa bırakarak, bizler için bugün de önem taşıyan bir gerçeğin altını çizmek zorundayız. “Kapitalizmin çöküşü kaçınılmazdır” ya da “kapitalizm çökmeye mahkumdur” şeklinde tüm dünya sosyalistlerine ve emekçilerine umut veren formül uzun süre (belli ölçülerde hâlâ) ekonomik krizler sonucunda kapitalizmin sistem olarak kilitlenmesi ve kendi kendine “sürdürülemez hale gelmesi” olarak algılanmıştır. Bu tamamıyla yanlıştır ve Bernstein’ın çalışmalarında mevcut olan (kısmi!) haklılık budur. Marx’ın “genişletilmiş yeniden üretim” çevriminde öngördüğü yıkıcı kriz, yani “üretim büyük ölçüde artarken emekçilerin yığın olarak alım güçlerinin düşmesi ve satın alınamayan üretim fazlasının pazara yığılması” tarzındaki kriz 1929’da bire bir gerçekleşti; ancak bundan hiçbir siyasal ve sistemsel çöküş çıkmadı. Bu kriz Almanya ve İtalya’da faşizmle, ABD ve İngiltere’de ise Keynesçi devlet destekli uygulamalarla aşıldı. Elbette bir sonraki (ve daha sonraki!) krize kadar. Bernstein’in temel bir tespite yaptığı karşı çıkış o dönem tepki yaratmış, ancak bu tepkiler sağlıklı bir zeminde formüle edilmemiştir. Tepki gösterenlerin başında gelen Rosa Luxemburg, ekonomik çöküş (katastrof) tezine bağlı kalmış, bunun kaçınılmaz olduğunu ileri sürmüştür. 1970’lerde de benzer bir şekilde Troçkist gelenekten değerli Marksist iktisatçı Ernest Mandel de dünya çapında genelleşecek bir global ekonomik çöküş teorisini ortaya atmıştır. Bu düşünürlere olan tüm saygımızla birlikte bunların dayanaksız düşünceler olduğunu belirtmek gerekir. Kapitalizmin ekonomik krizleri kaçınılmazdır, bu krizler sonucu sistem olarak “çöküşü” (ekonomik olarak sürdürülemez hale gelmesi) ise hiçbir şekilde kaçınılmaz değildir; zira kapitalizm ekonomik plandaki krizlerini siyaset ile, ideolojik hegemonya ile desteklenen siyasal manevra ve dönüşümlerle (darbe, savaş, popülist demagojiler, bunların biri veya birkaçı birlikte…) aşabilmekte ve ömrünü uzatabilmektedir. Kapitalizme son verecek olan tek olgu, emekçi kitlelerin bilinçli, birleşik ve örgütlü isyanıdır; bu gerçekleşmediği sürece kapitalizm 1000 yıl daha (bu süre zarfında gezegenimiz yok olmazsa!) varlığını sürdürebilir.

Bernstein doğru, gerçekçi bir tespitten yanlış bir noktaya varan bu tavrı ile Türkiye sosyalist hareketi tarihindeki başka bir kötü şöhretli kadroya, Vedat Nedim Tör’e benzemektedir. Kemalizm’i dışardan baskıyla sola, ilerici bir rotaya çekmeyi hedefleyen TKP lideri Şefik Hüsnü’nün bu gerçekçi olmayan tavrına karşı Tör açıkça “ilerici şiarlarla dışardan Kemalizm’i ileri sevk edemezsiniz, illüzyon yapmayalım” demiştir.[11] Tör Kemalizm’in asla sola pozitif davranmayacağını net olarak (parti lideri Ş. Hüsnü’den daha net biçimde!) görmüş, ancak bu onu daha devrimci ve radikal bir tavra yöneltmek yerine umudunu yitirmesiyle ve “bu iş yürümeyecek” mantığıyla Kemalist saflara geçerek partiye ihanet etmesiyle sonuçlanmıştır. Tıpkı “kapitalizmin katastrofik çöküşü”nün imkansızlığı tespitinin Bernstein’ı devrimden vazgeçmeye yöneltmesi gibi.

Bernstein katastrofik çöküşün yanlışlığından hareketle devrimi reddedip direkt reformları ve evrimci sosyalizmi savununca, o dönem Marksizm’in bir teori olarak saflığını ve doğruluğunu savunma misyonunu üstlenen Kautsky buna bir karşılık verdi. Kautsky Marx’ın asla “katastrofik çöküş” öngörüsüne bağlanmadığını ve devrimin esas olarak siyasal ve sosyal bir olgu olduğunu savundu. Bu doğru bir ilkesel yaklaşımdı. Ancak Kautsky’nin bu münferit çıkışı kesinlikle İkinci Enternasyonal partilerinde yukarıda formüle edilen yaklaşımı (“çöküş kaçınılmaz, biz hazır olalım”) mantığını sarsmadı, değiştirmedi, etkilemedi bile. Öte yandan o zaman siyasi bir eylem ve olgu olarak “devrim nasıl olacak” sorusuna (süreç içinde) verdiği cevaplar bu ilkesel doğrunun içini doldurmaktan giderek uzaklaştı.

Kautsky’nin devrim konusundaki görüşlerinin ayrıntısını ve iç mantığını yazımızın son kısmında, İkinci Enternasyonal’in teorik mirasında Kautsky’yi incelerken vereceğiz. Ancak bu noktada sürecin doğru kavranması için söylememiz gereken özet fikir, Kautsky’nin:

Bir silahlı ayaklanmayı

Radikal yığınsal hareketler olarak genel grev, kitle grevleri vs.

net biçimde dışladığı ve “devrim”e götüren yegâne çalışma biçimi olarak (“yıpratma savaşı” adı altında kutsadığı) yasal yapı içerisinde siyasal gücü genişletmeyi, koşulları iyileştirmeyi, sınıfın ekonomik ve siyasal kazanımlarını artırmayı öngördüğüdür.

Bundan ibaret bir çalışma sosyalist hareketi nereye götürür?

“Koşulları iyileştirme, mevzileri genişletme” çizgisinin sonuçları

Birinci Enternasyonal’in son dönemlerinde anarşistler bu “hak arama ve koşulları iyileştirme”, “mevcut yasalar çerçevesinde siyaset yapma” mücadelesi konusunda o dönemde bir uyarıda bulundular ve “bu tür reformlar mevcut kurulu düzene güç katmaktan ve işçi sınıfını düzenle........

© sendika.org