Savaş Üstüne Savaş: Pasta yemek mi, pasta pişirmek mi?
Dostlar, sevgili karanlık salon sakinleri ve gündüzleri ofislerde/fabrikalarda çalışan (direnen), geceleri ise sinema perdesinde kıvılcım arayanlar! Paul Thomas Anderson, Hollywood’un gözde ‘dâhi’si, bu sefer kamerasını şaşalı bir şekilde modern kapitalizmin kalbindeki çürümeye doğrultmuş. “Savaş Üstüne Savaş” ismiyle, sanki bizim mahallede yazılmış bir politik manifesto gibi çıkagelmiş. Film öyle bir iddiayla geliyor ki, afişine bakınca “Vay canına, bu sefer gerçekten kolları sıvamış!” dedirtiyor insana. Ancak şu soruyu sormaktan kendimizi alamıyoruz: Anderson, bu sert eleştiriyi yaparken gerçekten savaş meydanının ortasında mı duruyor, yoksa tüm bu kaosu lüks bir sanat galerisinin güvenli camları ardından mı izliyor? Gelin, bu epik (ya da epik olduğunu sanan) filmi, arkadaş sohbeti tadında, enine boyuna masaya yatıralım.
Anderson, kapitalist sınıfın içindeki çürümeyi, anlamsız lüksü ve insanî değerlerden tamamen kopuşunu o kadar iyi resmediyor ki, biz devrimcilerin “Düşmanı Tanıyın” broşürlerine ihtiyacı neredeyse ortadan kaldırıyor. Film, Los Angeles’ın altın varaklı, kokain beyazlığındaki gece kulüplerinden, Wall Street’in kalp krizi geçirmek üzere olan borsa simsarlarının ofislerine uzanan bir çürüme tüneli.
Karakterler öyle bir yozlaşma içindeler ki, “Bugün portföyüm yüzde iki değerlendi” gibi sıradan bir cümle bile onlar için fazla sıradan. Onun yerine, “Sürdürülebilir kâr, ruhumun sürdürülebilirliğini nasıl etkiliyor?” gibi varoluşsal krizleri, 50 dolarlık bir fincan kahve eşliğinde mırıldanıyorlar. Bu diyaloglar, burjuvazinin kendi mezar kazıcılarını nasıl lüks içinde yetiştirdiğine dair o kadar komik ve keskin bir eleştiri ki, izlerken bir yandan gülüyor, bir yandan da “Keşke tüm işçi sınıfı bunları izlese de görse” diyesiniz geliyor.
Anderson’ın kamerası, kapitalizmin tapınakları olan alışveriş merkezlerini, gökdelenleri ve lüks rezidansları, adeta birer uzaylı istilası sahnesi ya da distopik bir labirent gibi sunuyor. Bir alışveriş merkezi sahnesi var ki, tüketici çılgınlığının bir ayini gibi çekilmiş; insanların yüzlerindeki boş ifadeler, önlerindeki ürünlerden farksız. Bu sahneler o kadar güçlü ki, “Dostum, projeksiyon cihazını getir, bu görüntüleri işçi sendikasının duvarına yansıtalım, kendiliğinden bir grev çıkar!” dedirtti bana. Mizah anlayışı ise, keskin bir sosyal eleştiriyle harmanlanmış.
Filmin ana karakteri, sistemin kıyısında debelenen, öfkesini nereye........
