Ene, Aidiyet ve Şuhûd
İnsanın kendini ve kâinatı manalandırma serüveninde şuhûd kavramıyla tefekküre devam ediyoruz.
Şu üç kavram üzerinden tefekküre devam ediyoruz.
Aidiyet, nisbet ve şuhûd aynı şey değildir. Bunları birbirine karıştırırsak hem Risale-i Nur’un ene bahsini hem de insanın manevî terakkisini eksik anlamış oluruz.
Nisbet: İnsanın Hâlık-ı kâinat ve mevcudatla olan ilişkisi.
Aidiyet: İnsanın bu ilişkiyi kendi varoluşunda nasıl tanıdığı, benimsediği ve yaşadığı.
Şuhûd: Hakikatin yalnızca bir bilgi olarak bilinmesi değil, derin bir idrak ve müşahedeyle kavranması.
Bu ayrımın ardından temel soru şudur: İnsan, ait olduğunu düşündüğü için mi hakikati görür; yoksa hakikati gördükçe mi aidiyetini daha derinden kavrar? Bence mesele, bu iki ihtimalden yalnızca birini seçmek değil; aralarındaki ilişkiyi doğru düzeylerde kurmaktır.
Ene neden önemlidir?
Risale-i Nur’un Otuzuncu Söz’ünde ene, yalnızca insanın bir duygusu veya benlik hissi olarak ele alınmaz. Ene, insanın hem kendisini hem de kâinatı anlamasına imkân veren bir ölçü ve anahtar olarak açıklanır.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle ene, İlâhî sıfatları tanımaya yarayan bir vâhid-i kıyasîdir.
"Sâni'-i Hakîm, insanın eline emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek, tanıttıracak, işarat ve numuneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup, evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin."(1)
Buradaki düşünceyi şöyle açabiliriz:
İnsan kendi hayatında ilim, irade, kudret ve malikiyet gibi özellikleri tanır. Fakat bunların mutlak olmadığını fark ettiğinde, kendi sınırlı kabiliyetlerini mutlak ilim, kudret ve mülkiyet arasında bir karşılaştırma yapabilir.
Kendi bilgisinin sınırlılığından hareketle mutlak ilmi; sınırlı tasarrufundan hareketle hakikî mülkiyeti düşünür.
Dolayısıyla ene, insanın kendisini merkeze koyması için değil, kendisinden hareket ederek kendisini aşan hakikati tanıması için bir imkândır.
Bu nokta, aidiyet ile şuhûd arasındaki ilişkiyi çözmek için temel teşkil eder.
Ene'nin iki yönü: Kendine sahip çıkmak mı, kendini tanımak mı?
Otuzuncu Söz’de ene'nin iki farklı istikameti vardır.
Birinci istikamet: Kendine mâlik olma iddiası.
İnsan kendisindeki ilim, kudret ve sahipliği bağımsız gördüğünde, ene'nin ölçü olma vazifesini aşar. Kendini hakikatin merkezine yerleştirir. Böylece eşyanın anlamını da kendi benliği üzerinden kurmaya başlar.
İkinci istikamet: Kendini bir ölçü olarak tanımak.
İnsan kendi varlığını mutlaklaştırmadığında, kendisindeki istidatları sınırlı ve verilmiş olduğunu kavrar. Kendi varlığını bağımsız bir mülk gibi görmekten vazgeçerek kulluk vazifelerini tanır. Böylece ene'nin farazî mâlikiyetini terk edip hakikî ubûdiyete teveccüh eder insan.
Burada önemli bir sonuç ortaya çıkar: İnsanın kendisini nasıl tanımladığı, hakikati nasıl gördüğünü etkiler.
Ancak bundan, insanın yalnızca aidiyet duygusu değiştiğinde hakikati göreceği sonucu çıkmaz. Ene'nin doğru kullanılması, bir duygu değişikliğinden daha fazlasıdır; insanın varlık hakkındaki hükmünün ve kendisine yüklediği anlamın değişmesidir.
Aidiyet kavramını ene ve ubûdiyet anlayışıyla geliştirdiğimiz bir kavram olarak kullanıyoruz.
Aidiyet, insanın yalnızca bir topluluğa veya kimliğe bağlı hissetmesi değildir. Daha derin anlamıyla, insanın kendisini varlık bütünü içinde nerede konumlandırdığı ve varlığını hangi hakikate nispet ederek anladığıdır.
Bu noktada iki aidiyet biçimini ayırmak gerekir:
Benlik merkezli aidiyet:........
