İn'ikâs
Yansımanın Fizikî, Zihnî ve Kevnî Mertebeleri Üzerine Bir Tahlil
İn'ikâs (انعكاس), Arapça "ne-ka-se" kökünden gelir; "geri dönmek, ters çevrilmek" demektir. Türkçedeki karşılığı yansımadır. İn’ikas, değişik alanlarında vazifelerıne bakılırsa;
Fizikte in'ikâs, ışığın bir yüzeye çarpıp geri dönmesi olarak ifade edilir. Aynadaki sûret, sudaki gölge gibi.
Mantıkta in'ikâs (akis), bir önermenin mevzu ile mahmulünü yer değiştirerek doğruluğunu koruyan yeni bir önerme elde etme ile ifade edilir.
Kelâm ilminde ise in'ikâs, esmâ ve sıfât-ı İlâhiyyenin mahlûkat aynasında tecellî etmesidir.
İn'ikâs, "ihata etmeden taşımak" usulüdür. Bu, bir yağmur damlasında güneşin görünmesini de bir insanın okuduğu satırı zihninde canlandırmasını, bir zerrenin kudret-i ezeliyeye ma'kes olmasını da izah edebilir bir kavramdır
Ilkin Fenni olarak; Aynada olup bitene misaller vererek anlamaya çalışacaz.
Misal; Pencereden giren güneş ışığı, yerde duran bir aynaya düşerek, tavanında parlak bir leke belirir. Görünüşte: ışık aynaya çarpmış, oradan tavana sekmiştir. Işık bir top değildir; aynada da bir sekme olmaz. Hakikatte olan şey daha incedir.
Işık bir dalgadır. Başka bir misal; durgun bir havuza taş attığımızda halkalar yayılır. Su olduğu yerde aşağı yukarı iner çıkar; ilerleyen ise suyun kendisi değil, o dalga hareketidir. Işık da Görünmez bir elektrik ve manyetik alan gerginliğinde ilerleyen bir dalgadır.
Gelen dalga elektronları titretir. Bu dalga aynaya ulaştığında, aynanın yüzeyindeki elektronları sallamaya başlar. Rüzgârın bir sazlığı esnetip titretmesi gibi, gelen ışık da elektronları çeker, iter ve harekete geçirir.
Titreyen elektron yeni ışık yayar. Sallanan her elektrik yükü kendi ışığını saçar. Dolayısıyla aynadaki elektronlar gelen ışıkla titredikçe, her biri kendiliğinden minik ışıklar yaymaya başlar.
Burada akla şu soru gelir: Milyarlarca elektron her yöne ışık saçıyorsa, neden etrafta karmakarışık bir ışık bulutu değil de tek ve net bir yansıma ışını görürüz?
Cevab dalgaların karşılaşmasında saklıdır. Misal Bir koro düşünelim: Binlerce ses her yönde birbirini bastırıp yok ederken, sadece tek bir yönde hepsi aynı anda yükselip birbirini katlar. Elektronların yaydığı minik ışıklar da böyledir: Hemen her yönde birbirini söndürür; yalnız tek bir açıda birbirini destekleyip güçlendirir. Bizim "yansıyan ışın" dediğimiz şey, işte hepsi birleşen o tek yöndür. Öyleyse gelen ışık aynadan sekmemiştir. Gelen ışık aynada sönmüş; ayna onun tesiriyle uyanarak kendisi yeni bir ışık yaymıştır.
Daha iyi kavramak adına;
Bir Vadide seslendiğimiz de de aynısına şahit oluruz. Sesimiz kayaya çarpıp geri dönmez; kayayı titretir, titreyen kaya da havaya yeni bir ses salar. Duyduğumuz yankı, sesimizin iadesi değil, kayanın çıkardığı yeni bir sestir.
Bu mantıkla;
Aynaya giren ışık orada söner; geri dönen ışık, aynanın kendi yaydığı yeni ışıktır.
Bu cihetle İn'ikâsta aslın cirminden ma'kese hiçbir şey göçmez. Ma'kes, kendisine ulaşan tesirle, sûreti kendisi üretir.
Güneşten aynaya ya da sizden kayaya maddi bir parça, bir kütle geçip gitmez. Yansıtan yüzey, kendisine ulaşan ziyanın temasıyla o nuru kendi kabiliyetince yeniden tecellî ettirir. Yani ayna hazır bir resmi fırlatmaz; gelen ışık dalgasıyla uyanarak o nuranî sûreti kendi yüzeyinde yeniden temaşa ettirir.
Elektronların ışığı yeniden yayması kaidesi duvar gibi pürüzlü yüzeyler için de geçerlidir. Karşılaştırma için siyah bir cisim yerine beyaz bir duvarın misal verelim. Siyah bir yüzey ışığı emer, yansıtmaz. Beyaz duvar ise ışığı emmez; tıpkı bir ayna gibi üzerine düşen ziyanın neredeyse tamamını geri saçar, hatta kimi zaman bir aynadan daha fazla ışık yayar.
Lakin beyaz duvarda sadece aydınlık belirirken aynada sûretin teşekkül etmesi, gelen ışığın miktarından ziyade yüzeyin mikro düzeydeki pürüzlülük derecesiyle alakalıdır. Buradaki temel ölçü, ışığın dalga boyudur. Yüzeydeki pürüzler ışığın görünmez dalga boyundan bile küçükse, o yüzeydeki elektronlar bir askerî saf gibi tam bir intizamla titreşir.
Eğer Pürüzler dalga boyundan büyük olduğunda, elektronlar düzensiz bir kalabalık gibi davranır ve her bir elektron ayrı bir yöne ışık saçar. Duvar, kâğıt ve kumaş böyledir. Dalgalar her yöne dağıldığı için sûret kurulmaz.
Aynı hakikati bir gölde müşahede edebilirsiniz. Rüzgârsız bir vakitte pürüzsüz duran göl yüzeyi, aksine çevirdiği koca dağların sûretini gösterir. Rüzgâr çıkıp yüzey kırıştığında ise su yine parlaktır fakat sûretsiz bir levhaya döner. Su aynı sudur; değişen tek şey yüzeydeki moleküler nizamın bozulmasıdır.
Görüldüğü üzere bir yüzeyin ma'kes olup sûret aksettirebilmesi, sadece ışığı yansıtmasına bağlı değildir. Işığı nizamını bozmadan, intizamla geri saçacak bir pürüzsüzlük ve istikamet şarttır.
Demek ki ma'kes olabilmek bir keyfiyettir, her yüzeyde bulunmaz. Ayna olmak, düzlük ve saflık ister.
Şunu fark etmişsinizdir: gündüz pencereden dışarısını görürsünüz, gece ise aynı pencerede kendi aksinizi. Hâlbuki cam değişmemiştir
Camın gece ve gündüz vakitlerindeki davranışı, nur ile zulmet arasındaki nispeti anlamak için görülen hakikatlerdir.
Üstad Hazretleri ifadesindeki “Gecede nurun daha ziyade parlamasına nazaran, gece zulmetinin elektrik lambalarını göstermeye mükemmel bir âyine olduğu gibi insan dahi böyle nâkıs sıfatlarıyla kemalât-ı İlahiyeye âyinedarlık eder.” (Risale-i nur-Lem'alar)
Bu hakikat, pencere camında yaşanan optik kanuna dayanır.
Gündüz vakti pencereden bakıldığında dışarısı görünürken, gece aynı camda kişinin kendi aksinin belirmesi camın yapısının değişmesinden kaynaklanmaz. Cam, üzerine düşen ışığın küçük bir kısmını yansıtır, büyük kısmını ise diğer tarafa geçirir.
Gündüz Vakti; Dışarıdaki ışık miktarı içeridekinden çok daha fazla olduğu için dışarıdan içeriye geçen kuvvetli ışık, camın içeriden yansıttığı zayıf ışığı bastırır. Zihin sadece geçen güçlü ışığı algılar ve dışarısı görünür.
Gece Vakti ise Dışarısı karardığında, dışarıdan içeri geçen ışık kesilir. Geride yalnız camın yansıttığı o küçük ziya payı kalır. Dışarıdaki karanlık, zayıf ışığın önüne engel çıkarmadığı ve onu bastırmadığı için o küçük yansıma görünür hâle gelir ve cam bir aynaya dönüşür.
Lem'adaki hakikat ile fizikteki bu kaide tam burada birleşir: Karanlık (zulmet) ışığı var eden bir unsur değildir; fakat ışığın görünmesine ve tecellî etmesine zemin hazırlayan ayine olur. İnsanın aczi, fakrı ve noksanlığı da tıpkı gecenin karanlığı gibidir; kendi başına bir kemalât değildir ancak İlâhî nuruna, kudretine ve kemalâtına insanın ayine olmasını sağlar.
Mesnevî-i Nuriye nın Habbe Risalesinde;
İ'lem eyyühe'l-aziz! Bir zerre, kocaman şemsi tecelli ile yani in'ikas itibarıyla istiab eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzat ani hacimleri itibarıyla içine alamaz. Binaenaleyh yağmurun şemsin timsaline ma'kes olan katreleri gibi kâinatın zerrat ve mürekkebatı, ilim ve iradeye müstenid kudret-i nuraniye-i ezeliyenin –tecelli ve in'ikas itibarıyla– lem'alarına mazhar olabilirler. Fakat gözün içindeki bir hüceyre zerresi "âsab, evride, şerayin"de tesirleri görünen bir kudret, şuur ve iradeye menba olamaz. Bu acib sanat, muntazam nakış, ince hikmetin iktizasına göre kâinatın her bir zerresi, her bir mürekkebatı, uluhiyete mahsus muhit ve mutlak sıfatlara menba ve masdar olması lâzım gelir. Veya o sıfatlar ile muttasıf Şems-i Ezelî'nin tecelliyat lem'alarına ma'kes olmaları lâzımdır. (Mesnevi-i Nuriye)
Meselemizin in’ikas cihetinden bir damlaya güneşin nasıl sığdığını tetkik edelım.
Fen Güneşin çapını yaklaşık bir milyon üç yüz doksan iki bin kilometre olduğunu; dünyaya uzaklığı nın ise yaklaşık yüz elli milyon kilometre olduğunu belirtir. Bir yağmur damlasının çapı ise birkaç milimetredir. Aradaki büyüklük farkını rakamlarla görebilmekteyiz.
Bu rakamlara rağmen o damlada güneşin sûreti teşekkül eder. Yuvarlaklığı, parlaklığı, rengi, gökyüzündeki yeri oradadır. Üstelik damla küçüldükçe sûret küçülmez; yalnızca daha az ışık toplar, yani daha sönük olur. Aynı şeyi her gün gözümüzde de yaşarız: koca bir dağ, birkaç milimetrelik göz bebeğimizden geçip içeri girer.
Bu durum gösterir ki in'ikâsta taşınan şey hacim veya kütle değil, nispettir. Bir sûret; enin boya oranı, açıların dengesi ve ışık-gölgelerin uyumundan ibarettir. Bu nispetlerin taşınması için taşıyıcı yüzeyin büyük olması şart değildir. Bir mimari planın binanın kendisinden küçük olması onun eksik olduğunu göstermediği gibi; in’ikâs sırrı sayesinde de tek bir zerre, koca bir güneşi aksettirebilir.
Ve yağmur damlasında güneşin kütlesi yoktur. Çekim kuvveti yoktur, nükleer reaksiyonu yoktur ve maddî cirmi yoktur. Damla, Güneş’in maddesini değil, yalnızca sûretini almıştır. Nitekim o damlayı avucunuza alsanız, elinizde Güneş değil, sadece su kalır.
Fende gördüğümüz bu "sûret geçer, kütle geçmez" kanunu, tam bu noktada zihnin çalışma mekanizmasına kapı aralar. Çünkü bir yağmur damlasının koca Güneş'i içine alması ile insan zihninin hakikatleri kavraması arasında hiçbir fark yoktur.
Nitekim bir yazı okurken yaşadığımız tecrübe, işte bu fiziki kanunun zihindeki karşılığı olsa gerek...
Misal Bir yazı okuduğumda hayal ile kafamda canlandırdığımda o yazıyı daha iyi kavrayabiliyorum. Zannedersem okurken hayal ile görüntüleyen zihin olsa gerek; akıl onu okumakla meşgul, lâkin onun temsilî bir görüntüsü zihinde olur. O vakit okuduğunu görmek şuuru oluşturur.
Bu müşahede ile üç keyfiyet verebiliriz.
Kavrayışın Yükselmesi ile Zihinde bir temsilî görüntü canlandırmak, okunan metnin anlaşılma derecesini ve kavrayış derinliğini doğrudan artırır.
Kuvvelerin İş Bölümü ile Okumayı yapan alet ile canlandırmayı üreten merci aynı değildir. "Akıl okumakla meşgulken", zihnin başka bir kuvvesi (hayal) aynı anda o okunanın resmini inşa eder.
Ve Şuur ile bu süreç okuyucuya "okuduğunu görmek" şeklinde tanımlanabilecek müstakil ve yüksek bir idrak seviyesi doğurur.
Bu cihetle akıl ile hayal sırayla çalışmaz; ikisi tam aynı anda, birbirinin aksatmadan paralel olarak iş görür. Ve bu hakikat, çalışma belleği araştırmalarının laboratuvar ortamında ulaştığı neticelerle örtüşmektedir.
Zihnî in'ikâsın nöro-bilimde şu esaslarını bakabiliriz.
Okuma-anlama araştırmaları, metnin zihinde üç seviyede temsil edildiğini gösterir: sathî nazar, önermeler ve durum modeli yani metnin anlattığı hâlin zihinde kurulmuş temsili. Bu temsil Derin kavrayış sistemidir.
Bu cihetle hayal, akıl ile paralel bir hatta çalışır.
"Akıl onu okumakla meşgul, lâkin onun temsilî bir görüntüsü zihinde olur". Müşahedemin "hem okuyorum hem görüyorum" şeklindeki tarifi, şuurdaki in’ikası olur.
Beyin görüntüleme çalışmalarında; bir hareketi anlatan cümleyi okumak, o hareketi yapan uzva ait motor sahaları kısmen faal hâle getirir; görsel bir sahneyi okumak görme korteksini çalıştırır. Yapılan bir deney de: "kartal gökyüzündeydi" cümlesini okuyanlar kanatları açık bir kartal resmini, "kartal yuvadaydı" cümlesini okuyanlar kanatları kapalı bir kartal resmini belirgin şekilde tanıyor. Metin de ise kanat vaziyetinden bahsetmemiştir; o sûreti okuyucu kurmuştur.
Nöron-görüntüleme teknikleriyle keşfedilen bu "akıl okurken hayalin sûret çizmesi" hakikatini İbn-i Sînâ, asırlar öncesinden havass-ı bâtına nazariyesiyle zihnin bu çok katmanlı çalışma mimarisini ortaya koymuştur.
Ona göre insan zihni, kâğıttaki bir harfi alıp derin bir kavrayışa dönüştürmesini sistematik bir şekilde çalıştırır. Şöyle ki;
Hiss-i Müşterek yani Dışarıdan gelen farklı verileri; ses, renk, biçim gibi tek bir merkezde toplar.
Hayal ise Bu verilerden doğan görüntüleri, muhafaza eden sûret deposudur.
Mütehayyile de bu sûretleri birleştirip ayıran, okurken metindeki sahneleri zihinde inşa eden "kurgu" kuvvesidir.
Vâhime ve Hâfıza da Sûretlerin arkasındaki gizli mânayı sezer ve kalıcı depoya aktarır.
Nitekim Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de soyut hakikatlerin akıl tarafından kavranabilmesi için hayal aynasında bir temsilî sûret teşekkül etmesinin ehemmiyetini ifade eder. Risale-i Nur’un 'temsilî hikâyeler ve görseller' üzerine bina edilmesi, zihnin bu çalışma kanununa dayanır. Bu cihetle hayal, aklın hizmetinde bir dürbün ve bir âyinedir; akıl mânayı okurken hayal o mânaya temsilî bir libas giydirir. Böylece okunan hakikat, 'okuduğunu görme ve bizzat müşahede etme şuuruna erişir.
Fenni mertebede gördüğümüz ölçü nispetsizliği, burada da aynen mevcuttur.
Bir insan zihni; bir tarihin, bir kâinat tasavvurunun, bir kitabın manasını ihata edecek hacimde değildir. Buna rağmen o manayı taşır. Aynı usulle: zâtını değil sûretini alarak.
Lakin zihin pasif ayna değildir.
Ayna ise pasiftir. Üstüne düşeni ne eksiltir ne artırır; iradesi yoktur, seçmez, katmaz. Zihin ise inşa eder.
"Deniz kenarında bir ev" satırını okuduğumuzda, metinde yansıyacak hazır bir sûret yoktur. Ortada mürekkep........
