menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Ateş çemberi”nin gölgesinde yeni jeopolitik realite ve Türkiye

12 0
previous day

Son dönemde ABD ile İran arasında yaşanan çatışmaları değerlendirirken, sıklıkla düşülen bir yanılgı var: “Savaşı kim kazanıyor, kim kaybediyor?” meselesine odaklanmak.

Ancak uluslararası ilişkiler ve özellikle kapitalist sistemin işleyişi bağlamında, bu tür krizlerde sonuçtan ziyade “süreç odaklı” bir perspektife sahip olmak çok daha büyük önem taşır. Tıpkı geçmişte Afganistan, Irak, Libya ve Suriye örneklerinde gördüğümüz gibi… Mesele savaşın ne zaman biteceği değil, savaş sonrası bölgede ve dünyada ortaya çıkacak “yeni gerçekliğin” ne olacağıdır.

Öncelikle sahadaki realiteye bakalım…

İran, belki de herkesi -en başta da ABD ve İsrail’i- şaşırtarak hava savunma ve füze kapasitesi konusunda beklenenden çok daha dirençli bir profil çizdi. Muhtemelen Rusya ve Çin destekli bu altyapı, ABD’nin ağır hava saldırılarına rağmen ayakta kaldı. Trump’ın “İran’ı taş devrine döndüreceğiz” yolundaki, nükleer seçenekleri bile akla getiren pervasız söylemlerine rağmen, Tahran’ın stratejik direnişi küresel jeopolitikte yeni bir okuma yapmamızı zorunlu kılıyor.

Öte yandan, Amerika’nın kendi rejimine ve Trump’ın yönetim tarzına da dikkatle bakmak gerekiyor. Kabinedeki peş peşe görevden almalar, askeri kademelerdeki tasfiyeler ve Trump’ın giderek öngörülemez hale gelen hamleleri, sadece bir Orta Doğu krizine değil, adeta Amerikan müesses nizamındaki bir sarsıntıya işaret ediyor.

İşin ekonomik ve kapitalist boyutunun da altını çizmek şart. Bu savaş, ABD ekonomisi için bir maliyet gibi görünse de ABD savunma ve enerji sanayisi için muazzam bir kazanç kapısıdır. Avrupa’nın Rus enerjisinden koparılması, Çin’in ticaret yollarının zedelenmesi bu sürecin getirdiği sonuçlardır. Ancak, küresel ekonomi öylesine karşılıklı bir bağımlılık (interdependence) içinde ki Çin ekonomisine verilen bir zarar, dönüp dolaşıp Amerikan orta sınıfını da vurabilmektedir. Bu tablodan en zararlı çıkacak olan ise şüphesiz ki kendi iç dinamikleri ve teknolojik bağımsızlığı zayıf olan Avrupa Birliği’dir.

Peki, Türkiye bu tablonun neresinde yer alıyor? Son günlerde Adana’da çok uluslu bir NATO kolordusunun kurulması ve İstanbul’da Ukrayna bağlamında oluşturulan deniz komutanlığı adımları son derece kritik hamlelerdir. Adana tercihinin altını çizmek gerekiyor; bu salt Rusya’yı çevreleme değil, 2003’lerden bu yana gelen Suriye ve Orta Doğu kaynaklı güvenlik kaygılarının bir yansımasıdır.

İstanbul’daki NATO bayraklı komutanlık görseli ise Karadeniz’deki suları diplomatik olarak ısıttı. Rusya’nın Montrö Boğazlar Sözleşmesi üzerinden duyduğu hassasiyeti ve Ankara’ya verdiği diplomatik “uyarı” mesajlarını iyi okumak gerekiyor. Nitekim Ankara, hemen ardından Montrö’ye bağlılığını teyit ederek bu dengeyi rasyonel bir zemine oturtmaya çalışmıştır.

Türkiye’nin ABD-İran gerilimindeki tırnak içinde “tarafsızlık” konumu ise oldukça kırılgandır. NATO üyesi olan, ABD ve İsrail ile aynı masalarda oturan bir Türkiye’ye, İran’ın tam bir güven duymasını beklemek rasyonel değildir. Üstelik bir taraftan da kendi ekonomik kırılganlıklarımızla baş başayız. Bölgedeki savaşın faturası, içeride enerji fiyatlarına yansıyan zamlarla şimdiden kapımızı çalmış durumdadır.

Yıllar önce rahmetli Turgut Özal’ın ifade ettiği ve bugünlerde yeniden dillendirilen “ateş çemberi” tanımı, tam da içinde bulunduğumuz durumu özetliyor. Türkiye’nin, komşularla sıfır sorun hayallerinden uyanıp, bu yeni dünya düzeninde duygusal hamasetten uzak, son derece dengeli, rasyonel ve milli çıkarlarını koruyan yeni bir konumlandırmaya ihtiyacı var. Zira kurulmakta olan yeni düzende fatura, hazırlıksız yakalananlara kesilecektir.

“Montrö” polemiğinin şifreleri…

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:


© Medya Günlüğü