menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İSRAF VE İNSAN

7 0
03.04.2026

Geçen hafta Polonya’daydım. Batı sınırındaki komşusu savaşta… Yurda döndüm, batı komşumuz da savaşta. Güneyimizdeki alçak soykırım vahşeti de devam ediyor hâlâ.*Dünyanın haline bakın… Birileri savaşla şehirleri yok ederken, birileri 30 Mart’ta “sıfır atık” konuşmakta. Bir yanda tek kullanımlık plastik ürünleri sınırlayıp dünyayı daha yaşanır hale getirmeye çalışanlar… Diğer yanda koca koca şehirleri yaşanamaz hale getirenler.*İsrafı, tasarrufu konuşanlar insan. Ya insanı israf edenler? Tabakta çöpe atılan bir pirinç tanesi kadar değer verilmeyenler insanlar!*Gün geçmiyor ki insanlığa yakışmaz haller yaşanmasın. Bunları gördükçe, bizim türümüze “insan” demek zor geliyor bana. “Beşer” demek daha doğru sanki… Hani şu “insan beşer, bazen şaşar bazen düşer” sözündeki gibi.*Bazıları o kadar şaşmış ki insanlığı israf edecek kadar gözü dönmüş…Bazıları ise, açlık çekenlerin olduğu dünyada tokluktan hastalanır olmuş. Bir de utanmadan israf-tasarruf edebiyatı yapacak kadar düşmüş.*İslam düşünce tarihinde, El Câhiz, İbn Miskeveyh, İbn Haldun gibi “canlıların aşamalı olarak gelişimine dair güçlü fikirler sunan ilim adamlarımızı” hatırlıyorum; beşerin bir kısmı gelişirken, bir kısmı olduğu yerde kalmış sanki. Hatta bazıları hayvanlardan bile daha sefil durumlara düşmüş.*Bir yanda açgözlülük yüzünden yurdundan sürülenler. Bir yanda açgözlüler yüzünden açlığa düşenler, bazıları da yurdundan kaçmak için ölümü göze alıp yollara düşmüşler.*Düşmanca planların sonuçları bunlar, ama kim düşman? Kime düşman? Niçin düşman? Kimdir birbirine düşenler?*Öyle durumlar var ki akıl almıyor. Beşer, kendi hatasının bedelini başkasına kesiyor. Kendi kusurunu görmek yerine başkalarını suçluyor, suçu başkalarına atarak rahatlıyor… Ve bu rahatlama hatırına düşmanca fikirlere düşüyor.*Bu bir hastalıktır. Hasta bireyler nasıl davranıyorsa, hasta toplumlar da öyle davranır. Hastalığını gizlemez… Yayar. Yanındakini, yakınındakini, gücü yeterse başka milletleri de kendi seviyesine çekmeye çalışır. Yani, hastalığını ihraç eder.*Düşünme ve sorgulama becerisi gelişmeyen toplumlarda bu hastalık nesilden nesle geçer. Normalleşir. Fark edilmez. Teşhis gecikir… Tedavi zorlaşır. İşte tam bu noktada tarih devreye girer; Tarihi masal gibi dinleyenler aynı hataları tekrar eder.Tarihi bilim olarak anlayanlar ise sebep–sonuç ilişkisini görür… Çözüm üretme derdine düşer.*Ama sorun da burada başlar; anlayanlarla aldananlar karşı karşıya gelirler. Zamanla aldananların algısı, anlayanların aklını bastırır… Ve düşmanlık söylemleri siyasetin omurgası halini alır.*Bölgemizde yaşanan vahşet artık “insana yakışmaz” seviyeyi çoktan aştı.Peki, zalim nasıl bu kadar vahşileşti? Mazlum niçin bu kadar çaresizleşti?*Cevap basit aslında ama ağır: Bir toplumun zalim mi yoksa mazlum mu olacağı, başına gelenlere verdiği tepkiye bağlıdır. Zamanında tedbir almak yerine, iş işten geçince tepki veren toplumlar mazlumlaşır ve avcı, zalim toplumların avı haline düşer. Üstelik tepki verirken de suçu doğru yerde aramaz. Başkalarını suçlar. Düşmanı suçlar. Kaderi suçlar. Rahatlar. Ama o rahatlık, rehavettir. Ve rehavet, çözüm değil çöküş getirir.*Sorgulama becerisini kaybeden toplumlar, gerçeği aramak yerine komplo teorilerinin peşine düşer. Bütün resmi görmek yerine, cımbızlayarak işine gelen parçayı konuşur.Tarihin sıralamasını, olaylar arasındaki kronolojik sebep sonuç ilişkisini takip edemez hale gelir. Sonraki olayı önceki olayın sebebi gibi anlatanlara bile aldanır.Kendi tarihini öğrenmek yerine düşman yalanlarını tarih diye anlatanları dinler.Hain ile kahramanı ayırt edemez hallere düşer. Düşülecek çukurların ve düşülecek tuzakların haddi hesabı yoktur böyle toplumlarda.*Dini, manasıyla yaşamak yerine, görüntüsüyle taklit ederler ve bunlar için din; anlam olmaktan çıkar, önce şekle sonra tılsıma dönüşür.Bunu fark etmeyenler, görüntüsüne bakarak hurafeyi rivayeti bi’datı din diye anlatanları din adamı filan zannederler.*Oysa Allah, beşere insan olmayı öğrettiği Kur’an-ı Kerim’de açıkça uyarır; “Zannın çoğu günahtır.” “Zan ile hareket etmeyin”…  Ama akıl yerine algıyla hareket edenler, zanna kapılır… Ve yaşadıkları, yönettikleri toplumları avcı toplumlar karşısında “yem” haline düşürür.*Gerçeği arayanlar şunu bilir: Düşman, düşmanlık etmek için vardır. Düşman, düşmanlık edebilmek için aldatır. Düşmanı düşmanlık etti diye suçlamak ise ahmaklıktır! Akıl sahibi olan şunu sorar: “Düşman hangi yalanlarını bize doğru diye anlattı? Düşman bize zarar vermek için cesareti bizim hangi kusurumuzdan, hangi eksiğimizden aldı?”*Böyle soruları sormayan toplumlar, aynı tuzaklar, benzer çukurlara tekrar tekrar düşerler. Ve, iyi de bize soru sordurmayan, cevap aratmayan kimdir? diye sormazlar…  Birileri çocuklarına gelecek için teknoloji üretecek seviyede düşünmeyi öğretirken… Birileri sadece ezberi ve tekrar etmeyi öğretir. En değerli şey, tedbir almak için hazır bekleyen zamanı, israf ederler. Sonra, başa bela gelince tepki vermek için yarış ederler. *Bu toplumlar “silkin ve kendine gel” sözünü bile doğru anlamaz, miskin miskin pasif-agresif bir ruh halini sürdürmeyi yaşamak zannederler. Şikâyet eder ama çözüm üretmezler. Gelenekçilik zannettiği şeyin çoğu zaman gericilik olduğunu da fark etmezler, kaderi bile yanlış anlar bunlar. Bu yüzden zulme razı olmayı bile din zannederler. Çünkü dinin manasını anlamadıkları gibi “sabır” “çaba-ceht-cihat” sözcüklerini de doğru anlamamışlardır. Bu yanlış anlama içinde gelişen “mağdur edebiyatına” sarılır, düştükçe düşerler.*Başa bela gelince yine, düşmana veryansın ederler, ancak değişen hiçbir şey olmaz. Olmaz çünkü “pirincin içindeki beyaz taştan korkmak gerekir” deyimini bilirler ama yaşama uygulamazlar. Şekline, görüntüsüne, lafına aldandıkları tipler yüzünden birbirine düşerler.*Bence düşmanı dışarıda arama; kendi toplumunda seni düşünmekten, sorgulamaktan alı koyanlardan, dinin ahlak boyutunu unutturup, şekil ve tılsımmış gibi anlatanlardan daha büyük düşman olur mu sana? Gel sen de cevap ara böyle sorulara… Düşme tuzaklara!*Yaşanan şu ahlak ve akıl dışı, insanlık onuruna yakışmayan durumlara bakınca, dünyayı insan yönetseydi böyle olur muydu acaba? diye sorasım geliyor. Yoksa insan kılığında göründüğü halde, insan olmayanlar, yani çocuklara hâllenip, insan eti yiyenler, ya da soyu tükenmiş dedikleri neandertaller mi hâkim oldu dünyaya?*Uzayıp gidiyor sorular. Olayların sonuçları üzerinden tartışmak yerine sebepleri ortaya çıkarmaya ve sorunları analiz edecek seviyede düşünmeye çalışanlara selam ve dua ile. 


© Konya'nın Sesi