İzmir Karataş’ta, denize dik inen sokaklardan birinde, karşıma çıkan basamakları bir bir inerek belirlediğim menzile doğru yolculuğa çıkmadan önce, evde Google hazretlerine “İzmir’de Kütüphaneler” ibaresini yazmış, onun yol göstericiliğinde “İl Halk Kütüphanesi”ni kendime hedef seçmiştim.

Bu yazı yerine, bugün “Osmanlı’da askeri darbeler” hikayelerine devam etmek istiyordum aslında. Bu kez sıra “Birinci Mustafa”daydı. Hakkında bir yığın şey okumuştum ama hikayesini bir de Reşat Ekrem Koçu’dan okumak istiyordu, bu yüzden oturup yazamadım. Çantamda gezdirdiğim dijital kütüphanemde yoktu Koçu’nun “Osmanlı Padişahları”, evdeki kütüphanemdeydi. Bu yüzden dün İzmir’de bir sürü kitapçıda sormuş, bir kitapçı beni “Sevgi Yolu”ndaki sahaflara yönlendirmiş, sokağı boydan boya kat ederek her sahafa sormuş, beni tanıyan bir sahafta bir çay içip soluklanmış ancak kitabı hiçbir yerde bulamamıştım. Bana çay ısmarlayan yufka yürekli sahaf “Nadir Kitap’tan iste” demişti derdime çare bulmak için. Akşam bilgisayarımda o siteye girip bakmış; onlarda da kalmamıştı. Sanal alem beni bir başka sanal sahafa yönlendirdi; onlarda bir adet vardı ama kitap Konya Meram’daydı ve fiyatı 250 liraydı. İsteyebilirdim ancak elime geçmesi bir ayı bulabilirdi. Ben de vazgeçtim bu maceradan, “en iyisi yarın İzmir İl Halk Kütüphanesi’ne gideyim, kesin onlarda vardır” dedim, gönül rahatlığı içinde uydum. Kütüphaneye vakitlice gidecek kitabı masama isteyecek, rahat rahat yararlanıp yazımı yazacaktım. Ertesi gün erken bir vakitte yolculuğum bu amaçla başladı işte.

*

Hatay’da denize dik inen sokaklarda görülen muhteşem deniz gibi güzel değildi sokaklar. Toz toprak içindeydiler. Rüzgar miting sonrası etrafta bırakılmış kağıt bayrakları nasıl savuruyorsa etrafa, yürüdüğüm sokakta da çer çöpü öyle savuruyordu. Kaldırım taşları yerlerinden sökülmüştü sanki. Her yerde kırık beton parçaları vardı. Sokaklara yağ dökülmüş, çöp torbalarından akan kir etrafı adamakıllı kirletmişti. Kediler sokağa atılmış organik yiyeceklerin keyfini sürüyordu. Her an ıslak bir şeye basar da düşerim, belim kırılır korkusuyla dikkatli atıyordum adımlarımı.

Beraber yürüdüğüm, burada mukim yeğenim Mehmet’e sordum:

“Belediyeden kimse şikayetçi olmuyor mu? Bu ne pislik?”

“Olmuyorlar. Biz başkanı bize hizmet etsin diye değil, bizim partiden olsun diye seçiyoruz diyorlar.” İkimiz de güldük.

*

Nihayet asansörün yanındaki dik merdivenlerden indik düze, sağa saptık, Mithat Paşa Caddesi’ne girdik. Hemen hemen her büyük ilde bir “Mithat Paşa Caddesi” mutlaka vardır. Hani Sultan Abdülhamit’in Taif zindanında boğdurduğu söylenen, hünkarın da bunu zinhar kabul etmediği, “siz boğdurmadıysanız, sizin gölgenizin dolaştığı bir coğrafyada sizden habersiz hangi densiz böyle bir işe kalkışmış olabilir” sorusunu da cevapsız bıraktığı (sahi kimse sordu mu bu soruyu hünkara?), Meşrutiyet için canını dişine takmış arkadaşları Namık Kemal ve Ziya Paşa’yla birlikte ilk Kanuni Esasi’yi hazırlayan, Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın itirazlarına rağmen Kanuni Esasi’nin metnine daha sonra kendi el yazısıyla 13. maddeye “padişaha sürgün yetkisini veren” fırkayı ekleyen, Abdülhamit’in de amcası Abdülaziz’e karşı tertiplenen askeri darbede “dahlini gördüğü”, Yıldız’da görülen göstermelik bir mahkemede ölüme mahkum edilen, padişahın da cezasını sürgüne çevirdiği (Abdülhamit idamlardan hoşlanmazdı), bizzat kendisinin el yazısıyla eklediği fıkraya dayanarak padişahın önce sürgüne gönderdiği, ahali paşayı çok sevdiğinden, onu uzak diyarlara götürecek gemiyi ahalinin tepkisini ölçmek için üç gün boyunca Kızkulesi açıklarında beklettiği, kimsenin gıkı çıkmayınca gemiye yol verdiği Mithat Paşa var ya, o paşa işte! Ne büyük dram, Türkiye’de ilk anayasayı yazan adamın kendisi de bir darbeci… Bir Osmanlı paşası… Sahi Belediye Başkanı Tunç Soyer’e göre “vatanı satan Osmanlılar” kategorisine girmiyor değil mi bu paşa?

*

Nihayet haritanın kütüphaneyi gösterdiği Konak’ta bir yere geldik. Geldiğimiz yerde, Konak Subay Orduevi, Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi, Devlet Tiyatroları Konak Sahnesi, Sabancı Kültür Merkezi vardı yan yana ama İl Halk Kütüphanesi yoktu. Aslında Orduevi’ni saymazsak sanatın merkezine gelmiştik, kütüphane de burada olmalıydı. Ama yoktu. Ya Google hazretleri yanılıyordu ya da kütüphaneyi yakın bir zamanda buradan alıp başka bir yere götürmüşlerdi. En iyisi birisine sormak! Soracağız da kime? Kütüphaneyi kime sormak lazım? Yoldan geçen, şöyle kılık kıyafetinden kitap okumuş izlenimini veren birisine mi, yoksa bir devlet görevlisine mi? Orduevi’nin nizamiyesi en yakınımızda olan yerdi ama nöbet tutan askere de sorulmaz ki. Diğer iki kültür kurumunda da in ile cin top oynuyor, maç bayağı kızışmıştı.

Durakta bekleyen bir adama sorduk şansımızı deneyerek. “Vizontele Tuuba” filminde, Hakkari’ye sürülen kütüphanecinin reisin evinde ilk defa mesleğini söylemesi üzerine orada bulunanların hep bir ağızdan, “Kütüphane mi, ilk defa bir muhabbette adı geçiyor” demeleri gibi sorduğumuz adam bir süre yüzümüze bakıp “kütüphane mi?” dedi, cümlenin sonunu beklemeden ayrıldık yanından. Belediye otobüslerinin son durağı da orada olduğu için “hareket memuru bilebilir” dedik, kulübesinden kafamızı uzatarak sorduk ona. O da “kütüphane mi?” dedi, bekledik, kafasını kaşıdı, alt geçitten karşıya geçmemizi, valilik binasının önünde birilerine sormamızı önerdi.

Memleketimizde gelenektir. Bir adres sorarsın, “karakolu geçin, orada sorun” derler, Allah’tan hareket memuru bizi karakola yönlendirmedi de valiliğin yolunu gösterdi. Dediğini yaptık.

*

Valiliğin önünde birkaç sivil polis memuru durmuş kendi aralarında yarenlik ediyorlar. Birisine yaklaştım, “İl Halk kütüphanesi buralardaymış, yerini biliyor musunuz?”diye sordum tedirgince. “Tam adamına sordun, gece gündüz kütüphaneden çıkmıyorum, çıktığım zamanlarda da böyle gelip burada polislik yapıyorum, deli misin, bu soru bana sorulur mu” diyen çaresiz ve bir vatandaşa yardım edememenin ezikliğini yaşayan hayırsever devlet memuru edasıyla, “Biz korumayız, kapıdaki görevliye sorun,” dedi. Kapıdaki üniformalı polise sordum bu kez, “kütüphane mi” dedi, bir süre kafasını kaşıdı, sonra aniden hatırlamış gibi eliyle gösterdi, “önce sola, sonra sağa dönün Yeni Karamürsel mağazasının orada kütüphane gibi bir yer var,” dedi. Dediği yöne gittik, sokak uzadı, bahsettiği mağazayı bulduk, tam köşede tarihi bir binada “İzmir Milli Kütüphane” karşımıza çıkmaz mı? Sebat etmiş, il halk kütüphanesini değil ama ondan daha zengin, daha havalı, daha büyük bir kütüphane bulmuştuk, hem de “milli”… “yerlisi” eksikti ama “millisi” rahatlıkla işimi görürdü.

*

Milli Kütüphanenin kapısına doğru yürüdük, benden biraz daha yaşlı bir erkekle bir kadın önümüze düştüler. Kapıyı açıp girdiler, yaşlı adam nezaketten biz de içeri girinceye kadar kapıyı tuttu. Tam karşıda, bir aralıkta, önündeki bankoda yarı belinden yukarısı görünen sempatik bir kadın gelenleri karşılıyordu. Yaşlı adamla kadının eline şişeden kolonya döktü kadın sevimli bir tavırla, belli ki birbirini tanıyorlardı. Ben de bankoya doğru yürüdüm, herhalde gelenektir dedim, milli kütüphaneye girenlerin eline “vay ne şeref, vay ne şeref”diyerek mutlaka kolonya döküyorlar diye sağ elimin avucu açtım, güler yüzlü sevimli hanım elime kolonya falan dökmedi ama çoğu devlet memurunun alnının tam ortasında bulunan o devlet asabiyetinden de zerre bana hissettirmeden ama yine de bir devlet memuru ciddiyetiyle “nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu.

Boşa düştüm. Burası bir yardım kuruluşudur evet. Kitaplar var içerde ve o kitaplar her zor durma düşmüş çaresiz insana yardımcı olabilirler ama bu hanfendi bana nasıl yardımcı olacak, derdimi nasıl anlatacağım? Ha buldum:

“Efendim ben bir kitaba bakacaktım.”

“Biz burada dışarıya kitap vermiyoruz” dedi.

Belli ki beni, küphaneye uğrayıp ödünç kitap alan “milli kütüphane acemisi” biri sanmıştı.

“Biliyorum, burada bakıp üzerinde biraz çalışacağım” dedim.

“Ha, o zor işte?” dedi.

“Neden?” diye sordum.

Daha da ciddileşti:

“Önce istek fişini yazacaksınız, sonra görevli memura vereceksiniz, o bakacak ama bulmak çok zaman alabilir.”

Allah Allah yanlış yere mi geldim?

“İyi, tamam onu yapayım?” dedim.

“Yapamazsınız şimdi. Görevli yok” cevabını verdi.

Bu arada okuma salonuna bir göz attım. Tıklım tıklımdı. Belli ki üniversiteden tez çalışmak üzere buraya gelmiş bir yığın araştırmacı vardı içerde.

“Görevli nerede?” diye sordum.

Önce sana hesap mı vereceğim der gibi baktı bana, sonra her vatandaşın her sorusunu devlet cevaplamak zorundadır kuralını hatırlamış olacak ki:

“Yemeğe çıktı, hem biz bugün çok yoğunuz,” dedi.

“Peki akıcı mısınız dedim” gayri ihtiyari… Muziplik değil mi? Kadın bir şey anlamadı.

“Efendim, İstanbul’da köprüye giden yolda ışıklı bir panoda, ‘Yoğun ama akıcı’ diye yazar. Acaba siz de ‘yoğun ama akıcı” olamaz mısınız?” dedim.

Kadın yine de bir şey anlamadı, “beyefendi sizinle uğraşamam” der gibi işine döndü, kalakaldık ve bir anda kendimizi sokakta bulduk.

*

Madem “milli kütüphane” derdime çare olmadı ben de daha “yerli” olandan, “halk kütüphanesinden” vazgeçmeyeceğim işte.

“Ne varsa halkta vardır, yürü Mehmet” dedim ve geldiğimiz sokaktan geri döndük. Tam köşede bir kargo firmasının elemanı koli indiriyordu kamyonetinden, çok okuduğundan değil de çok koli dağıttığından, bilse bilse bu eleman yerini bilir dedik ve halk kütüphanesinin yerini elemana sorduk. Eleman, elindeki koliyi yere bıraktı, “Kütüphane mi?” dedi, sonra aniden yerini hatırlamış gibi, “Ha, o uzakta, Pasaport’ta, oraya gidin, sorun” dedi. Pes etmek yok yürüyeceğiz.

Yürü Mehmet! Çok yürüdük.

Galiba Pasaport’u geçtik. Bir ara kafamı kaldırdım; “Talat Paşa Bulvarı”ndan denize doğru gidiyoruz.

Reşat Ekrem Koçu’nun “Osmanlı Padişahları” kitabını aradığımdan mıdır nedir, Mithat, Talat ve Osman Paşa cadde ve bulvarlarından geçerek buraya gelmiştik. “Vatanı satan Osmanlı”nın paşaları değil miydi bu paşalar; yoksa Tunç Soyer başka bir şehrin başkanı mıydı?

*

Şimdi yürüdüğümüz bulvara adını veren Talat Paşa farklı paşa, Mithat Paşa’ya hiç benzemiyor. Başkan Tunç Soyer, devleti batıran bir Osmanlı paşası ararsa eğer, adını bulvara verdiği bu paşadan daha mükemmel bir paşa bulamazdı herhalde. Bir kere Mithat Paşa ne kadar büyük bir münevverse, Talat Paşa o kadar ümmidir. Orta mektepten terktir. Öğretmen dövdüğü için okuldan atılmıştır. Zabit olamayınca postacı olmuştur. İlk siyasi bilincini “evrak-ı muzırra” dan almıştır. Postaneden geçen bütün mektupları açmış, Abdülhamit istibdatına bayrak açan teşkilatların gen haritasını bu mektuplardan öğrenmiş, ona göre gardını almış, önüne çıkan engelleri bir bir yıkmış, Resneli Niyazi ile Enver’i dağa çıkarmış, Şemsi Paşa suikastini tertiplemiş, lider vasıflarından mahrum Enver Paşa’yı ite kaka İttihatçılara lider yapmış, kendisi sütre gerisine çekilmiş, Babıali baskınını hazırlamış, Dahiliye Nazırlığına razı olmuş ve en önemlisi başımıza o günden beri onca acıya, eleme, tatsız hadiseye sebep olmuş Ermeni tehciri belasını sarmış, daha sonra Sadrazam olmuş, memleketi Birinci Cihan Harbine sokup, koca imparatorluğun yıkımına sebep olduktan sonra Berlin’e kaçmıştır. Mustafa Kemal’e “Sarı Paşa” diye hitap eder. Berlin’de bir Ermeni suikastçinin kurşunlarına hedef oluncaya kadar Sarı Paşa’ya mektuplar yazarak onun “memlekete dön, bize katıl” haberini beklemiş, Sarı Paşa da teşkilatçılığını bildiğinden ona bir türlü yol vermemiş, ölümünden sonra tam 20 küsur yıl cenazesi Türkiye’ye getirilmemiş, İkinci Cihan Harbi sırasında Hitler Rusya cephesinde yenildiğini anlayınca Türkiye’yi yanına çekmek için cenazesini gamalı haçla süslü bir vagonla Sirkeci’ye göndermiş, aynı gün Varlık Vergisi mükelleflerini Aşkale’ye götüren tren de Haydar Paşa Garı’ndan kalkmıştır.

*

Talat Paşa ile ilgili aklıma üşüşen bu karmakarışık fikirlerden kafamı kaldırınca, hangi memlekete gidersem gideyim, hangi kadim şehre ayak basarsam basayım o şehrin kütüphanesi işte bu binaya benzer bir binada olur diyebileceğim muhteşem bir eski bina çıktı karşıma; “İşte kütüphane” dedim Mehmet’e sevinçle; Mehmet, “Hayır, o Borsa Binası” dedi.

Sevincim kursağımda kaldı:

“Yürü Mehmet, bulacağız kütüphaneyi,” dedim.

*

Bir ara sokakta, nihayet bulduk. Altı katlı bir binanın önünde durduk. Hani tarihi yapılar arasında tipsizliğiyle kendini belli eden, 1960’lı yıllardan sonra koyun kaçakçılığından palazlanmış yapsatçı müteahhitlerin deniz kumuyla inşa ettikleri böyle şekilsiz, eciş bücüş apartmanlar var ya onlardan biri… Kapısında “Atatürk Halk Kütüphanesi” yazıyor, girdik içeri, asansörün önünde iki kişi daha bekliyor, asansör dört kişilikmiş, okuma bölümü beşinci kat, bastık düğmeye, girdik bir salona. Sağ tarafta formika bir masa, masanın üstünde bir bilgisayar, önünde bir memur.

“Buyurun beyefendi” dedi memur.

“Reşat Ekrem Koçu’nun ‘Osmanlı Padişahları’ kitabını arıyorum,” dedim soluk soluğa. Memur yazmaya başladı bilgisayara, “d’yle mi yazılıyor isminin son harfi?” diye sordu.

“Valla onun zamanında ‘d’yle yazılıyordu, sonra Türkçeyi galiba biraz sertleştirdiler, isimlerin sonundaki ‘b’ler ‘p’, ‘d’ler ‘t’ oldu.”

Memur tuhaf tuhaf baktı yüzüme. Ben devam ettim.

“Öyle oldu. Hatta Şair-i Azam Abdülhak Hamit’in de başına gelmiş. Yeni harfler kabul edilip ‘b’ler ‘p’, ‘d’ler ‘t’ olacak denince, şair ‘Benim adım ne olacak’ diye sormuş, ‘Hamit’ demişler, o da çok öfkelenmiş, demek ölmeden önce arkama bir it takacaklar demiş” dedim.

Şakama kendim güldüm, devlet memuru ciddiydi, devlet her şakaya gülmezdi.

Aynı ciddiyetle yazarın ve kitabın adını bilgisayara yazdı memur, beklemeye başladı. Kısa bir süre sonra “Çıkmadı mı” diye sordum, “Hayır sistem yavaş” dedi. Demek bu “sistem” belası hâlâ var, gençliğimde bilgisayarlar ilk hayatımıza girdiğinde hep bu “sistem” belasıyla uğraşırdık, bitti sanmıştım, demek bitmemiş, neyse…

Bir süre panolara baktım, nihayet “mösyö sistem” soruma cevap vermiş olacak ki görevli memur bana seslenerek, “İstediğiniz kitap maalesef yok, bizde o yazarın sadece ‘Kösem Sultan’ kitabı var,” dedi.

Kolum kanadım kırıldı. Halimi görünce, “isterseniz belediye kütüphanesine bakın,”dedi. Tam “Nerededir?” diye soracaktım, sormama izin vermedi:

“Ama bizim kütüphane ondan çok zengindir, bizde yoksa, onda hiç yoktur,” dedi.

*

Türk edebiyatının gelmiş geçmiş en velut yazarlarından birisi olan Reşat Ekrem Koçu, günün birinde kitaplarının sırra kadem basacağını, onun yazdığı her şeye hayran bir muharrir parçasının da onun “Osmanlı Padişahları” kitabını bulmak için bu kadar büyük bir zahmete katlanacağını bilseydi, “seninki de iş mi, ben yüz yıl daha yaşasam bitirmeyeceğime emin olduğum bir İstanbul Ansiklopedisi işine giriştim, inat değil mi, sen de inadından vazgeçme” der kıs kıs gülerek yanımdan uzaklaşırdı.

Kusura bakmayın, Birinci Mustafa’ya karşı girişilen askeri darbenin hikayesi, size anlattığım sebeplerden dolayı haftaya kaldı.

İnat ettim, bulacağım o kitabı!

QOSHE - İzmir’de “Osmanlı Padişahları”nı ararken! - Muhsin Kızılkaya
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

İzmir’de “Osmanlı Padişahları”nı ararken!

72 1 24
25.09.2022

İzmir Karataş’ta, denize dik inen sokaklardan birinde, karşıma çıkan basamakları bir bir inerek belirlediğim menzile doğru yolculuğa çıkmadan önce, evde Google hazretlerine “İzmir’de Kütüphaneler” ibaresini yazmış, onun yol göstericiliğinde “İl Halk Kütüphanesi”ni kendime hedef seçmiştim.

Bu yazı yerine, bugün “Osmanlı’da askeri darbeler” hikayelerine devam etmek istiyordum aslında. Bu kez sıra “Birinci Mustafa”daydı. Hakkında bir yığın şey okumuştum ama hikayesini bir de Reşat Ekrem Koçu’dan okumak istiyordu, bu yüzden oturup yazamadım. Çantamda gezdirdiğim dijital kütüphanemde yoktu Koçu’nun “Osmanlı Padişahları”, evdeki kütüphanemdeydi. Bu yüzden dün İzmir’de bir sürü kitapçıda sormuş, bir kitapçı beni “Sevgi Yolu”ndaki sahaflara yönlendirmiş, sokağı boydan boya kat ederek her sahafa sormuş, beni tanıyan bir sahafta bir çay içip soluklanmış ancak kitabı hiçbir yerde bulamamıştım. Bana çay ısmarlayan yufka yürekli sahaf “Nadir Kitap’tan iste” demişti derdime çare bulmak için. Akşam bilgisayarımda o siteye girip bakmış; onlarda da kalmamıştı. Sanal alem beni bir başka sanal sahafa yönlendirdi; onlarda bir adet vardı ama kitap Konya Meram’daydı ve fiyatı 250 liraydı. İsteyebilirdim ancak elime geçmesi bir ayı bulabilirdi. Ben de vazgeçtim bu maceradan, “en iyisi yarın İzmir İl Halk Kütüphanesi’ne gideyim, kesin onlarda vardır” dedim, gönül rahatlığı içinde uydum. Kütüphaneye vakitlice gidecek kitabı masama isteyecek, rahat rahat yararlanıp yazımı yazacaktım. Ertesi gün erken bir vakitte yolculuğum bu amaçla başladı işte.

Hatay’da denize dik inen sokaklarda görülen muhteşem deniz gibi güzel değildi sokaklar. Toz toprak içindeydiler. Rüzgar miting sonrası etrafta bırakılmış kağıt bayrakları nasıl savuruyorsa etrafa, yürüdüğüm sokakta da çer çöpü öyle savuruyordu. Kaldırım taşları yerlerinden sökülmüştü sanki. Her yerde kırık beton parçaları vardı. Sokaklara yağ dökülmüş, çöp torbalarından akan kir etrafı adamakıllı kirletmişti. Kediler sokağa atılmış organik yiyeceklerin keyfini sürüyordu. Her an ıslak bir şeye basar da düşerim, belim kırılır korkusuyla dikkatli atıyordum adımlarımı.

Beraber yürüdüğüm, burada mukim yeğenim Mehmet’e sordum:

“Belediyeden kimse şikayetçi olmuyor mu? Bu ne pislik?”

“Olmuyorlar. Biz başkanı bize hizmet etsin diye değil, bizim partiden olsun diye seçiyoruz diyorlar.” İkimiz de güldük.

Nihayet asansörün yanındaki dik merdivenlerden indik düze, sağa saptık, Mithat Paşa Caddesi’ne girdik. Hemen hemen her büyük ilde bir “Mithat Paşa Caddesi” mutlaka vardır. Hani Sultan Abdülhamit’in Taif zindanında boğdurduğu söylenen, hünkarın da bunu zinhar kabul etmediği, “siz boğdurmadıysanız, sizin gölgenizin dolaştığı bir coğrafyada sizden habersiz hangi densiz böyle bir işe kalkışmış olabilir” sorusunu da cevapsız bıraktığı (sahi kimse sordu mu bu soruyu hünkara?), Meşrutiyet için canını dişine takmış arkadaşları Namık Kemal ve Ziya Paşa’yla birlikte ilk Kanuni Esasi’yi hazırlayan, Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın itirazlarına rağmen Kanuni Esasi’nin metnine daha sonra kendi el yazısıyla 13. maddeye “padişaha sürgün yetkisini veren” fırkayı ekleyen, Abdülhamit’in de amcası Abdülaziz’e karşı tertiplenen askeri darbede “dahlini gördüğü”, Yıldız’da görülen göstermelik bir mahkemede ölüme mahkum edilen, padişahın da cezasını sürgüne çevirdiği (Abdülhamit idamlardan hoşlanmazdı), bizzat kendisinin el yazısıyla eklediği fıkraya dayanarak padişahın önce sürgüne gönderdiği, ahali paşayı çok sevdiğinden, onu uzak diyarlara götürecek gemiyi ahalinin tepkisini ölçmek için üç gün boyunca Kızkulesi açıklarında beklettiği, kimsenin gıkı çıkmayınca gemiye yol verdiği Mithat Paşa var ya, o paşa işte! Ne büyük dram, Türkiye’de ilk anayasayı yazan adamın kendisi de bir darbeci… Bir Osmanlı paşası… Sahi Belediye Başkanı Tunç Soyer’e göre “vatanı satan Osmanlılar” kategorisine girmiyor değil mi bu paşa?

Nihayet haritanın kütüphaneyi gösterdiği Konak’ta bir yere geldik. Geldiğimiz yerde, Konak Subay Orduevi, Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi, Devlet Tiyatroları Konak Sahnesi, Sabancı Kültür Merkezi vardı yan yana ama İl Halk Kütüphanesi yoktu. Aslında Orduevi’ni saymazsak sanatın merkezine gelmiştik, kütüphane de burada olmalıydı. Ama yoktu. Ya Google hazretleri yanılıyordu ya da kütüphaneyi yakın bir zamanda buradan alıp başka bir yere götürmüşlerdi. En iyisi birisine sormak! Soracağız da kime? Kütüphaneyi kime sormak lazım? Yoldan geçen, şöyle kılık kıyafetinden kitap okumuş izlenimini veren birisine mi, yoksa bir devlet görevlisine mi? Orduevi’nin nizamiyesi en yakınımızda olan yerdi ama nöbet tutan askere de sorulmaz ki. Diğer iki kültür kurumunda da in ile cin top oynuyor, maç bayağı kızışmıştı.

Durakta bekleyen bir adama sorduk şansımızı deneyerek. “Vizontele Tuuba” filminde, Hakkari’ye sürülen kütüphanecinin reisin evinde ilk defa mesleğini söylemesi üzerine orada bulunanların hep bir ağızdan, “Kütüphane mi, ilk defa bir muhabbette adı geçiyor” demeleri gibi sorduğumuz adam bir süre yüzümüze bakıp “kütüphane mi?” dedi, cümlenin sonunu beklemeden........

© Habertürk


Get it on Google Play