menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Fıkra!

205 0
previous day

Rahmi Koç’un anlattığı “Kürt kadın ve doktor” fıkrasını, sağda solda dolaşan bir videoda kendi ağzından dinlediğimde hiç gülmedim. Fakat Koç'un fıkrayı anlatmasının ardından orada bulunan Binali Yıldırım’ın da buna gülmesi ve sonrasında gelen tepkilere, “Ben orada ne dediğini anlamadım; çevredekiler gülünce nezaket gereği güldüm,” diye cevap vermesi, bu kez beni gerçekten çok güldürdü.

Aslında Binali Bey’in sözleri komik olduğu için değil, uzun süredir üzerine düşündüğüm bir meselede beni haklı çıkardığı için güldüm. Çoğu zaman "önemli insanların" etrafındaki kişiler; o kişi ne söylerse söylesin, eğer dudağının kenarında bir gülümsemeyle veya tek kaşını kaldırarak "bu söylediklerime mutlaka gülün" gibi bir imada bulunuyorsa, anlatılan şey komik olmasa bile mutlaka gülerler. İşte Binali Bey, farkında olmadan bu yapay toplumsal durumu açıkça itiraf ettiği için güldüm.

Rahmetli Çetin Altan’ın saptamasıdır: Türkiye’de insanlar ikiye ayrılır; “önemli insanlar” ve “değerli insanlar”…

“Önemli insanların” “önemi” dönemlere göre nitelik değiştirir. Bir şeyler olur, bir anda sıradan bir sürü insan “önemli insan” olur, başka bir şey olur bir anda o “önemli insanlar” gider, onların yerine başka bir sürü sıradan insan “önemli insan” haline gelir; böylece eski “önemli insanın” “esamesi” okunmaz (bu arada “esame” Osmanlı döneminde, yeniçerilerin isimlerinin yazılı olduğu kayıt defterine deniyormuş), bir köşede unutulmaya terk edilir. “Önemli insanlar” “önemli” oldukları süre içinde bir sürü “sıradan” insan onların etrafında pervane olur. Kalabalıkta yürürlerken ona yol açarlar, kollarını kartal kanadı gibi gererek onu şer güçlerden muhafaza ederler, merdivenleri çıkarken basamakları göstererek “başıma basmıyorsanız buraya basın efendim” derler, etrafında adeta “etten duvar” örerler. “Önemli insanlar” yürürken tıpkı Kılıçdaroğlu gibi çok hızlı yürürler. Daima bir yerlere yetişmek için merdivenleri hızlı hızlı çıkarlar; o sırada içerde “soğuk fizyonu” bulmak üzere bir araya gelmiş başka önemli insanlarla toplantıları vardır, “buluşun son demlerine” mutlaka nezaret etmelidirler. “Önemli insan” çevresindekilerin dilinde hep “çoğuldur”, mikrofona davet edildiklerinde “konuşmalarını gerçekleştirmek üzere” çağrılırlar, herkes bir şeyi “yapar”, önemli insanlar “gerçekleştirirler”.

“Değerli insanlar” ise nadirdir. Kelaynak gibidirler. Onların etrafında insanlar “etten duvar” oluşturmazlar. Bu yüzden hep duvara çarparlar. Kalabalıkların içinde onları göremezsiniz. Yalnızdırlar. Çoğu münzevidir. Kalabalıklardan kaçarlar. Değerleri iktidarların değişimine bağlı değildir. Hayatlarının bir döneminde, hepimizin hayatına iyi gelen bir buluş yaparlar, hikmetli sözleriyle bize yol gösterirler, bir tabuya karşı çıkarlar, bir toplumsal hastalığa teşhis koyarlar ve “kıymetli” hale gelirler. O “değer”, gidişata göre değişmez, borsa gibi inip çıkmaz, suya yazılan yazı gibi akıp gitmez. Bir insan “değerli insan” mertebesine ulaştı mı, o değeriyle yaşar, mezara giderken, hatta ölümünden sonra da “değerinden” hiçbir şey eksilmez. Zaman onlar için dilimlere ayrılmamıştır, sonsuz, geniş bir zamanda hep var olurlar. Başımız sıkıştıkça onlara başvururuz, kitaplarını okur, şiirleriyle hüzünlenir, müzikleriyle neşelenir veya efkârlanır, düşünsel yaratıları yolumuza ışık olur, her daim hayatımızı güzelleştirirler.

Değerli insanlar durup dururken bir fıkra anlatıp kendilerini madara etmezler.

Buna rağmen bu memlekette insanlar “değerli” insan olmak yerine “önemli insan” olmak için çırpınıp dururlar.

Rahmi Koç’un fıkrası dal budak salıp memleket sathında küçük çaplı bir “infiale” yol açarken, hiç kimse boş durmadı, tabii tarihçiler de… Yakın dönemin önemli tarihçilerinden Ayşe Hür Hanım, sıcağı sıcağına Rahmi Bey’in anlattığı fıkranın “tarihsel kaynaklarına” uzandı, arşivlerde fazla eşelenmesine gerek yoktu, fıkra, elinin altında bir kitapta yazılıydı. Kitabı da, sizi bilmem ama benim entelektüel gıdamın önemli zahire depolarından, Rahmi Koç’un oğlu Ömer Koç’un hamiliğini yaptığı bir yayınevi yayımlamıştı.

Kitabın müellifi Dr. Müfid Ekdal, kitabın adı ise “Kapalı Hayat Kutusu: Kadıköy Konakları”ydı ve 2014 yılında Yapı Kredi Yayınları arasından çıkmıştı.

Ömer Koç’un yayımladığı her kitaptan bir nüshayı babasına gönderip göndermediğini bilmiyorum; belki de pederi Rahmi Koç, oğlunun yayınevinden çıkan bu kitapta rastlamış ve kendi diline uyarlamıştı fıkrayı. Belki de sonradan bazı mahfillerde pek meşhur olduğu ortaya çıkan bu fıkrayı, dost meclislerinde yarenlik ederken mizah duygusu pek gelişmiş bir dostundan duyup çok sevmiş ve 'Allah nasip ederse en kısa zamanda bir hastane açılışında, bir jinekolog anekdotu olduğu için bunu anlatır, o sırada etrafımda bulunan zevatı pek güldürür, bu asık suratlı ortamda neşemizi bulmuş oluruz' demiş de olabilir. Bunu da bilemiyorum, ancak kitapta bu fıkra, 1930’lu yıllarda Kadıköyü’nde pek meşhur olan, doğum sancıları çeken her kadının imdadına yetişmiş, kazandığı parayla da Kalamış Koyu’na bakan muhteşem bir konak yapmış, aynı yıllarda Stalin yoldaşın kurtulmak için Türkiye’ye sürgün ettiği, önce Büyükada’ya yerleştirilmiş, adada kaldığı köşk bir gün alevler içinde kalınca alınıp bir otele götürülmüş, otelde canını muhafaza etmek güç olduğundan alınıp bu kez doktorun yaptırdığı bu köşke yerleştirilmiş, ancak köşk yola yakın olduğu için bir türlü rahat edememiş, bir süre sonra tekrar adaya götürülmüş Yoldaş Troçki’ye de ev sahipliği yapmış olan Dr. Mahmut Ata Beyata’ya atfedilir.

Rahmi Koç’un fıkra olarak anlattığı anekdot kitapta şöyle geçer:

“Mahmut Ata Bey zeki, çalışkan, sağlam yapılı, çok güzel ve esprili konuşan, değişik hikâyeler anlatan, hekimliği kadar sosyal tarafı da olan bir insandı. Hekim-hasta münasebetlerinin kritik yönlerin hemen yakalar, sırası gelince kendine has bir tarzda anlatırdı. Keyifli bir gününde şöyle bir hikâye anlattı:

Bir gün siyah çarşaflı ve peçeli bir kadın, ayağı poturlu köylü kocasıyla muayene odama girdi. Kadın, kapının yanında ellerini çarşafın altına saklamış ayakta duruyor, arkasında da kocası…

Ben de daha evvel çıkan hastadan sonra ellerimi yıkamış havlu ile kuruluyorum. Kadına döndüm, ‘Donunu çıkar, şu masaya yat’ dedim.

Kadında hareket yok. Kapkara........

© Habertürk