1970’lerin başında, okulu olmayan bir köyden Hakkâri Merkez Yatılı Bölge Okulu’na götürüp mektebe yazdırmaya karar verdiklerinde ağabeylerim, en büyüğümüz, gözleri görmeyen ama her şeyi gönül gözüyle hepimizden daha iyi gören Abdulkadir abim, sıkı sıkıya tembihledi beni. “Okuma yazma öğreneceksin ne güzel, her şeyi oku ama sakın roman okuma,” dedi bana.

“Roman” kelimesini ilk defa, yolu, elektriği olmayan, iki dağın arasına sıkışmış üç evden müteşekkil, Allah’ın bile unuttuğu o köyde, o kör bilgeden duydum. O nereden duymuştu, romanın ne olduğunu ona kim anlatmıştı bilmiyorum, sormadım ama bana bu öğüdü verirken, belli ki o da kendisine “romanın sakıncalarını” anlatmış olan başka bir “bilgenin öğüdünden” yola çıkıyordu. Ona göre roman “yalan” demekti çünkü. Ve yalan iyi bir şey değildi.

Henüz modern hayatın hiçbir aracının girmediği bir köyde hiç okula gitmemiş, hayatında hiçbir roman okumamış, belki de hiçbir romana elini bile sürmemiş ağabeyim o gün belki de bilmeden romanın da en doğru tarifini yapmıştı:

Evet, Kadir Abim haklıydı; roman yalan demekti!

*

Ben şehir merkezine doğru giderken artık Anadolu’nun hangi şehrinden bilmiyorum; kitapları karton kutulara, tahta bavullara, valizlere doldurmuş, bir yolcu otobüsünün bagajına tıkıştırmış veya kamyon kasasına yüklemiş, şehir şehir dolaşmış, kasabalara uğramış, üstü başı pejmürde, yüzünde dolaştığı yerlerin haritasına benzeyen derin çizgiler olan zayıf, yorgun, bitkin bir gezgin kitap satıcısı da muhtemelen aynı zamanda okuyacağım şehirde kitap satmak üzere yola çıkmıştı. Çabuk söktüm okumayı yazmayı. Baharda, karlar eriyip şehrimize her isteyenin gelebilmesine tabiat izin verdiğinde, bir cumartesi günü, okulun bahçesine bir muşambanın üzerine açtığı kitap tezgahının arkasında gördüm o adamı.

Sarı saman kağıtlara basılmış, baskı kalitesi kötü, belli ki ucuza satılsın diye ucuza mal edilmiş onlarca kitap arasında gözlerim hep Hazreti Ali cenklerini aradı durdu. O cenkleri bu yaşıma kadar dayım anlatmıştı bana, şimdi de yazılı hallerini okuyacaktım. Bir de “Arzu ile Kamber”, “Ferhat ile Şirin” gibi acıklı halk hikayelerini… Adı şu anda aklımda olmayan bir kitabın kapağında “roman” kelimesi de ilk defa o gün, o gezgin kitapçının yere serdiği muşambanın üzerine dizdiği o kitaplardan birisinin kapağında çıktı karşıma. Kitaba uzun uzun baktım. Alıp karıştırmak istedim ama hemen ağabeyimin söyledikleri geldi aklıma. Sanki karşımda lanetli bir kitap duruyor, el sürmeye korkuyordum. Kim bilir o kitapta ne tuhaf şeyler vardı? Bana yasaklandığı için de çekiciydi. Ama bir yandan da korkutucuydu. Ya o yalanlar bana da bulaşırsa? Ya beni yoldan çıkarırsa? Kötülük yapmaya sevk ederse? Ya o yalanlar beni dinden imandan ederse? İstemediğim bir şeyi yaptırırsa? En iyisi, romandan ve yalandan uzak durmaktı.

*

Ama çok uzak duramadım. Hazreti Al cenkleri ve halk hikayeleri beni “müptela” yapmıştı ama daha adının altında “roman” yazan hiçbir kitap okumamıştım. İlkokul üçüncü sınıftayken nereden geldiğini bilmediğim “Güneş’in Katli” diye bir “roman” geçti elime. Önceleri okumak için tereddüt ettim. Sonra bütün günahları yüklenmeyi göze alarak okumaya başladım. Hayatımda ilk okuduğum roman olduğu için, o gün bugün ne yazarının adı ne de hikayesi çıktı aklımdan. Mehmet Türkkan yazmıştı romanı, “Güneş” adında bir öğretmeni anlatıyordu. “Aydınlanma ışığını” sırtlamış, geri kalmış Anadolu’yu o ışıkla doldurmaya gidiyordu. Ama yapamamış, onun yaktığı ışık “gerici ve soyguncu takımın” kâbusu olmuş, kör karanlıkta “o ışığın düşmanlarının” kurşunlarına hedef olmuştu.

Galiba sola meylim o romanı bitirdikten sonra başladı. O kadar ikna ediciydi ki… Ürpermiştim. Güneş Öğretmen’in hiçbir suçu yoktu. Çoğu bana benzeyen, okuma yazma öğrenmek isteyen, o kuytu köylerde kör karanlıkta yaşayan yoksul Anadolu çocuklarına okuma yazma öğretiyor, başka bir dünyanın farkına varmalarını sağlıyordu. O halde onu neden öldürmüşlerdi? İşte bu soru bir çengel oldu, yakama geçti ve beni yüksek bir yere astı. Orada geceler boyu haksızlıklara karşı kendimi bilemeye başladım. Tek bir roman kanıma girmeye yetmişti.

Hani Kadir abim bana “roman okuma, roman yalandır” demişti! Oysa en büyük hakikat buydu. Yalan bunun neresindeydi? Güneş Öğretmenin hikayesi yalan bir hikaye değil, hakikatin ta kendisiydi.

O halde romana hücum!

O gün bugün durmadan roman okuyorum ben de.

*

Peki roman nedir öyleyse?

Roman; çoğu, yazarın başından geçen, ama yazarın o hadiseleri alıp başka hayali olaylarla harmanladığı, başkasının başından geçmiş gibi yeniden kurguladığı, kendisinin uydurduğu bin bir yalanla süsleyerek anlattığı, okurlarına hakikatin ta kendisiymiş gibi yutturduğu yalanlara roman denir.

Bir burjuva buluşudur roman. Bugünkü anlamda modern roman dediğimiz tür, 18. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bireyi anlatır. Burjuva toplumunun ortaya çıkardığı karmaşık bireyi. Onun iç dünyasını… Öylesine zengin bir dünyadır ki o dünya… İnsanın kafasında her an, her saniye milyonlarca şey geçer. Hepsi büyük, önemli hadiseler değildir. Ama romancı onların her birini dünyanın en büyük sorunlarıymış gibi bize anlatır ve olup bitenlere bizi ikna eder. İnşa ettiği yeni bir dünyadır. Bizim dünyamıza benzer bir dünya hem de. O zamana kadar keşfedilmemiştir ama. Romancı işte muammalarla dolu bu iç dünyaya doğru yola çıkmış bir kâşiftir.

*

Sanayi devriminden geçmemiş, burjuvazi-işçi sınıfı mücadelesine şahit olmamış, mülkün devletin (padişah) malı olduğu komünizme benzer bir toplumsal düzende yüzlerce yıl geçirmiş bizim gibi bir toplumda roman olabilir mi? Bu soruya ilk ağızda “olabilir” cevabını veremediğimiz için bize romanın gelişi bir hayli geçtir. Bugünkü romanın babası olarak kabul edilen Cervantes’in “Don Kişot”u yazmasından tam 267 yıl sonra Şemsettin Sami bugün Türkçede yazılmış ilk roman olarak kabul edilen “Taaşşuk-ı Talat”ı yazar.

Bizde ilk roman yazıldığında dünyada, Stendal’ın “Parma Manastır”ı, Balzac’ın “Vadideki Zambak”ı, Gustave Flaubert’in “Madame Bovary”si, Victor Hugo’nun “Sefilleri”, Herman Melville’in “Moby Dick”i, Dickens’ın “Oliver Twist”i, Puşkin’in “Yüzbaşının Kızı”sı, Gogol’un “Ölü Canlar”ı, Tolstoy’un “Savaş ve Barış”ı, Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sı, Gothe’nin “Genç Werther’in Acıları”yayınlanalı bir hayli zaman olmuş, bu kitaplar dünyanın birçok yerine dağılmıştı.

Adını saydığım bütün bu kitapların tümü daha dün yazılmış gibi “güncel”, bugünü anlatıyorlarmış gibi modern romanlardır hâlâ. Bizde ise ilk roman olarak bilinen Şemsettin Sami’nin romanını bir bilgi yarışmasında sorsalar, adını söyleyecek çok az kişi çıkar bu memlekette.

Ama sorsan roman herkesin dilinde… Ve herkesin hayatı roman… ve roman bir bilgi edinme aracı bizde… bir ansiklopedi muamelesi yapılıyor ona her yerde. Hatta bir mücadele aracı olarak görenler çoğunlukta. Biz romana inanırız ve bu yüzden tarih öğrenmek için romana başvururuz. Hatta bazı romancıları, tarihi şahsiyetlere hakaret etti diye yargılar, yerin dibine batırır, bazen de hapse atarız.

Roman bizim için “bilinç edinme” değil, “bilgi” edinme aracıdır da ondan. Belki de yukarıda saydığım romanlar arasında bir Türk romanının olmamasının sebeplerini de bu “bilgiyi kullanma” biçiminde aramak lazım. Tıpkı “atomun parçalanmasını” atom bombası yapmakta kullanan kötü niyetli emperyalist gibi, bizde de roman bir şeyleri devirmenin, düzeni değiştirmenin aracı yapılmış yıllarca. İşe ideoloji karıştırılmış. Sezai Karakoç, “Bizde roman, Peyami Safa’dan sonra ideoloji bataklığına saplanıp kaldı. Tanıpınar’ın Huzur’u sanki mezar taşı oldu romanımızda,” demiş. Siyaset edebiyatı cenderesine almış. Durum böyle olunca da yazarlar kahramanlarına karşı eşit mesafede durmamış; devlet görevlisi öğretmeni memuru yüceltmiş, ahali arasından çıkan ağayı imamı aşağılamış. Öğretmenden-memurdan yana durarak imam-ağa düzenini yıkmaya çalışmış. Bu yüzden bireyin; hem ağanın hem öğretmenin, hem memurun hem imamın iç dünyasına inen, orada olup bitenleri yazan yazarlar yetişmemiş. Yetişenler de ayağından aşağı çekilmiş.

Her siyasetçi, siyasetten vakit bulduğunda birer romancı kesilmiş başımıza. Misal Selahattin Demirtaş içeri düşmeseydi, adına “roman” dediği o “şeyleri” yazar mıydı sahiden? Roman, siyasetten vakit bulduğunda yazılan bir edebiyat türü olmasa gerek.

Romancı olmadığı halde romanla ilgilenen, romandan anlayan gelmiş geçmiş en iyi edebiyat eleştirmenlerinden birisi olan Fethi Naci de bir ara TİP’in içinde siyasete bulaşmış, daha sonra da pişman olmuş, hayat hikayesini anlattığı bir yazısında şunları söyler:

“Politikaya bulaştığıma pişmanım. Benim harcım olmadığını anladım. Politikaya girip de pisliğe bulaşmamak mümkün değil... Politikaya bulaşan insan, edebiyat alanında hatta denemede, farkında olmadan hep tek yanlı olacaktır. O taraflılıktan kurtulmak zor. Tarafsızlık önemli mi, değil mi? Onu ayrıca tartışabiliriz. Ama politikaya bulaşan biri, bence iyi bir edebiyat yazarı olamaz.”

*

Söz Fethi Naci’ye gelmişken… 1980’li yıllarda, politikanın “hayatını kaydırdığı” birtakım yazarlar hızlıca toparlanıp iyi edebiyatın peşine düştüler. Fethi Naci de hepsini cesaretlendiren bir yol gösterici eleştirmendi o zaman. Ağır bir “vesayetin” altından kalkıyorlardı hepsi ürkek ürkek. İyi edebiyatın ayak sesleri duyuluyordu uzaktan. Oğuz Atay keşfediliyor, Yusuf Atılgan unutulduğu yerden çıkartılıyor, Orhan Pamuk peş peşe “iyi” romanlar yazıyordu.

Fethi Naci, 15 Kasım 1980’de yazdığı bir yazıda, “Türkiye’de ne kadar futbol varsa o kadar roman vardır,” dedi ve büyük bir tartışmanın fitilini ateşledi.

*

Fethi Naci’nin başlattığı bu tartışmanın üzerinden tam 42 sene geçti. Bu arada Türkiye’de çok iyi romanlar yazıldı; futbolda bir Türk takımı UEFA şampiyonu oldu. Türkiye’de futbol bir parça düzeldi. Bu arada Türk edebiyatı bir Nobel Edebiyat Ödülünü getirdi memlekete.

Ve en son Şule Gürbüz “Kıyamet Emeklisi” diye belki de dünya edebiyatının en iyi romanlardan birisini yazdı. Keşke Fethi Naci sağ olsaydı. Zira “Kıyamet Emeklisi” çıkalı altı ay oldu. Daha hakkında tek bir ciddi eleştiri herhangi bir yerde çıkmadı. Doğru düzgün hiç kimse hiçbir şey yazmadı.

Demek ki Türkiye’de artık roman var ama eleştirmen yok!

Eskiden Murat Belge, Orhan Koçak gibi ciddi eleştirmenler vardı. Murat Belge şimdi edebiyat eleştirisi yerine Erdoğan’dan “kurtulmanın” yollarını arıyor yazılarında (oysa bu işi her gece televizyonlarda yapan mütefekkirler var), siyasetten arta kalan zamanında ise Selahattin Demirtaş’ın romanlarındaki derin manayı araştırıyor. Orhan Koçak ise hala yazıyor, ama artık “Aynadaki Kitap, Kitaptaki Ayna” gibi muhteşem yazılar çıkmıyor ondan da.

Şule Gürbüz’ün romanında ele aldığı tasavvufa, varoluşa, zamana, beşer değil insan olma çabasına, ontolojik, dini meselelere daha vakıf veya daha yakın muhafazakar-dindar cenahtaki aydınların sessizliğine gelince; doktor onlara ne yerseniz yiyin demiş; “iktidarda kalmak” birçokları için bu meselelerden çok daha önemlidir çünkü.

*

Beni alıp yatılı okula götürdüklerinde iyi ki bilge ağabeyimin öğüdüne kulak vermemişim. İyi ki o gün bugün roman denilen o muhteşem yalanlardan bir dünya kurmuşum kendime. Roman okumanın müptelası olmasaydım eğer, Şule Gürbüz’ün “Kıyamet Emeklisi”nden mahrum kalacak, bundan sonraki gidişatımı bu kadar net görmeyecek, ölümden daha çok korkacaktım.

Bazı kötü romanlar insanı bir ideolojinin esiri yapar; “Kıyamet Emeklisi” gibi bazı iyi romanlar ise eline bir ayna tutuşturur, yürüdüğü yolun arkada kalan halini de gösterir insana.

QOSHE -  Roman var, eleştirmen yok! - Muhsin Kızılkaya
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

 Roman var, eleştirmen yok!

72 2 0
05.10.2022

1970’lerin başında, okulu olmayan bir köyden Hakkâri Merkez Yatılı Bölge Okulu’na götürüp mektebe yazdırmaya karar verdiklerinde ağabeylerim, en büyüğümüz, gözleri görmeyen ama her şeyi gönül gözüyle hepimizden daha iyi gören Abdulkadir abim, sıkı sıkıya tembihledi beni. “Okuma yazma öğreneceksin ne güzel, her şeyi oku ama sakın roman okuma,” dedi bana.

“Roman” kelimesini ilk defa, yolu, elektriği olmayan, iki dağın arasına sıkışmış üç evden müteşekkil, Allah’ın bile unuttuğu o köyde, o kör bilgeden duydum. O nereden duymuştu, romanın ne olduğunu ona kim anlatmıştı bilmiyorum, sormadım ama bana bu öğüdü verirken, belli ki o da kendisine “romanın sakıncalarını” anlatmış olan başka bir “bilgenin öğüdünden” yola çıkıyordu. Ona göre roman “yalan” demekti çünkü. Ve yalan iyi bir şey değildi.

Henüz modern hayatın hiçbir aracının girmediği bir köyde hiç okula gitmemiş, hayatında hiçbir roman okumamış, belki de hiçbir romana elini bile sürmemiş ağabeyim o gün belki de bilmeden romanın da en doğru tarifini yapmıştı:

Evet, Kadir Abim haklıydı; roman yalan demekti!

Ben şehir merkezine doğru giderken artık Anadolu’nun hangi şehrinden bilmiyorum; kitapları karton kutulara, tahta bavullara, valizlere doldurmuş, bir yolcu otobüsünün bagajına tıkıştırmış veya kamyon kasasına yüklemiş, şehir şehir dolaşmış, kasabalara uğramış, üstü başı pejmürde, yüzünde dolaştığı yerlerin haritasına benzeyen derin çizgiler olan zayıf, yorgun, bitkin bir gezgin kitap satıcısı da muhtemelen aynı zamanda okuyacağım şehirde kitap satmak üzere yola çıkmıştı. Çabuk söktüm okumayı yazmayı. Baharda, karlar eriyip şehrimize her isteyenin gelebilmesine tabiat izin verdiğinde, bir cumartesi günü, okulun bahçesine bir muşambanın üzerine açtığı kitap tezgahının arkasında gördüm o adamı.

Sarı saman kağıtlara basılmış, baskı kalitesi kötü, belli ki ucuza satılsın diye ucuza mal edilmiş onlarca kitap arasında gözlerim hep Hazreti Ali cenklerini aradı durdu. O cenkleri bu yaşıma kadar dayım anlatmıştı bana, şimdi de yazılı hallerini okuyacaktım. Bir de “Arzu ile Kamber”, “Ferhat ile Şirin” gibi acıklı halk hikayelerini… Adı şu anda aklımda olmayan bir kitabın kapağında “roman” kelimesi de ilk defa o gün, o gezgin kitapçının yere serdiği muşambanın üzerine dizdiği o kitaplardan birisinin kapağında çıktı karşıma. Kitaba uzun uzun baktım. Alıp karıştırmak istedim ama hemen ağabeyimin söyledikleri geldi aklıma. Sanki karşımda lanetli bir kitap duruyor, el sürmeye korkuyordum. Kim bilir o kitapta ne tuhaf şeyler vardı? Bana yasaklandığı için de çekiciydi. Ama bir yandan da korkutucuydu. Ya o yalanlar bana da bulaşırsa? Ya beni yoldan çıkarırsa? Kötülük yapmaya sevk ederse? Ya o yalanlar beni dinden imandan ederse? İstemediğim bir şeyi yaptırırsa? En iyisi, romandan ve yalandan uzak durmaktı.

Ama çok uzak duramadım. Hazreti Al cenkleri ve halk hikayeleri beni “müptela” yapmıştı ama daha adının altında “roman” yazan hiçbir kitap okumamıştım. İlkokul üçüncü sınıftayken nereden geldiğini bilmediğim “Güneş’in Katli” diye bir “roman” geçti elime. Önceleri okumak için tereddüt ettim. Sonra bütün günahları yüklenmeyi göze alarak okumaya başladım. Hayatımda ilk okuduğum roman olduğu için, o gün bugün ne yazarının adı ne de hikayesi çıktı aklımdan. Mehmet Türkkan yazmıştı romanı, “Güneş” adında bir öğretmeni anlatıyordu. “Aydınlanma ışığını” sırtlamış, geri kalmış Anadolu’yu o ışıkla doldurmaya gidiyordu. Ama yapamamış, onun yaktığı ışık “gerici ve soyguncu takımın” kâbusu olmuş, kör karanlıkta “o ışığın düşmanlarının” kurşunlarına hedef olmuştu.

Galiba sola meylim o romanı bitirdikten sonra başladı. O kadar ikna ediciydi ki… Ürpermiştim. Güneş Öğretmen’in hiçbir suçu yoktu. Çoğu bana benzeyen, okuma yazma öğrenmek isteyen, o kuytu köylerde kör karanlıkta yaşayan yoksul Anadolu çocuklarına okuma yazma öğretiyor,........

© Habertürk


Get it on Google Play