Zübeyir Ziyad Ebuzziya ile bir konuşma
Türkiye’nin en önemli gazetecilerinden biri olan Ziyad Ebuzziya ile bu konuşmayı İlim ve Sanat dergisinde çalıştığımda yapmıştım
ve 1985 Yılında derginin 4. Sayısında, Selman Çamlıtepe olarak kullandığım müstear adımla yayımlandı.
Röportaj başlığı olarak, “Ziyad Ebuzziya İle Bir Konuşma” şeklinde belirlemiştik.
Ziyad Ebuzziya’yı evet İlim ve Sanat dergisinde çalışırken tanımıştım
ama, o derya gibi adamı, İSAM’da çalışırken de hep ziyaret ettim,
iletişimimi sürdürdüm.
Evinin tamamı adeta devasa bir kütüphaneden ibaretti ve her yerde kolay bulunmayacak son derece değerli kitapları vardı.
Hep mutlu olduğum bir şeydir ki: kendisi ile samimiyetimiz ilerledikçe teklif ettim hatta, aklında bir iki başka kurum vardı fakat ısrar ettim ve kütüphanesini İSAM’a bağışlamasına vesile oldum.
Cumhuriyet ve öncesi, yakın dönem çalışan araştırmacılar için bu kataloğun son derece önemli olduğunu düşünüyorum.
Ziyad Bey Galatasaray Lisesi ve Hukuk Fakültesi mezunudur.
Açık fikirli ve gerçekten münevver bir kişilikti.
Ayrıca oldukça vatanseverdi, tarihine de çok bağlıydı. Sohbetlerimiz sırasında onun, Cumhuriyet döneminde, bir kısım tarihi eserin satılmasına, yakılmasına maksat dışı kullanılmasına ve tahrip edilmesine
bizzat şahit olduğu sahneleri anlatmasını asla unutamam.
Göz göre göre yok edilen o tarihi değerleri anlatırken hep duygulanırdı.
Ziyad Ebuzziya’nın üç konuyu anlatırken üstüne
basarak ve hüzünlenerek anlattığını hatırlarım:
Bunlardan biri, Sultan Abdülhamid biri, Adnan Menderes ve bir
diğeri de tarihi eserlerin tahribatıydı.
F.Karaçam: Üstadım, biz, sizi ve tüm ailenizi çok eski bir gazeteci olarak tanıyoruz. Bizlere hem kendinizin ve ailenizin gazeteciliği ve aynı zamanda ülkemizdeki gazeteciğin tarihçesi hakkında bilgi verebilir misiniz?
Z. Ebuzziya: Bizde gazetecilik kötüye doğru bir ilerleme vaziyetindedir. Yapılan inkılaplar gayet tâbi bir reaksiyon doğurdu.
Bu aksülameller tâbi idi, kendi içinde düşünüldüğünde. Gazeteler, cumhuriyetin ilk yıllarında bir duraklama devresi geçirmiştir.
1928’lere doğru biraz kendini toparlamıştı ki bu kez de harf devrimi oldu.
Böylece tüm matbaa sıfıra indi. O zamanlar Ali Naci çok güzel bir gazete çıkarmakta idi.
Harf devriminden sonra büyük bir hata yaptı.
Avrupa’dan 8 punto harfler getirtti, Batı usulü gazete çıkarmak için.
Bu gazetenin ilk nüshasını görmeliydiniz. Musahhih, tashih bilmiyor; mürettip, dizgi bilmiyor; okuyucu, okumasını bilmiyor.
Anlayacağınız tam bir fiyasko. 25.000 okuyucusu olan gazete bir anda sıfıra indi. Burada en akıllıca işi Cumhuriyet yaptı. O zamanlar 16 puntolu makaleler vardı. Aksi hâlde okuyan yok, okumasını bilen yok. Hâlâ başımızda bela olan şu meşhur resmî ilanlar da o zamanlar çıktı. Tüm
gazeteler yıkılmanın eşiğine gelmişti. Şeyh Said isyanında da tüm gazeteler kapatılmış, gazeteciler toplanmış, ipe kadar götürülüp sonra affedilmişti. Hepsinin gözü korkmuştu. Her sabah gözlerinin önünde 10-15 kişi ipe çekiliyordu.
Bu nedenle gazetecilerin muhalefet yapması imkânsız şeydi.
Gazeteler yok olmasın diye bu resmî ilanlar çıktı. Böylece devlet gazetelere dolaylı yoldan yardım etmiş oluyordu. Hükümetin beğendiği şekilde neşriyat yapana reklam veriliyor, diğerine verilmiyor. Sonra bugün olduğu gibi birçok serbest ilan veren müesseseler yoktu. Bir tek hususi ilan veren müessese vardı, o da yahudilerin elindeydi. Açın o zamanki
gazeteleri, çok acı bir gerçeği göreceksiniz. O zamanlar Tasvir-i Efkâr 45.000 basıyorken, yahudi gazetesi Tanin 8.000 basıyordu. Buna rağmen Tanin’in aldığı reklam Tasvir-i Efkâr’ınkinin dört mislidir. Sonra yeniden gazeteler kendisine gelmeye başladığında yıl 1935-36’lara gelmişti.
Fazla zaman geçmedi savaş çıktı.
Tüm bu devrelerde en çok zarar gören bizim müessese oldu. Ama bir memlekette birtakım inkılaplar yapılıyorsa zaruri olarak basının muhallefetine karşı sert davranması gerekmektedir. Bu bütün memleketlerde de böyledir.
Acı bir şey ama bu gereklidir.
F. Karaçam: Büyük babanız Ebuzziya Tevfik kaç yaşlarında gazeteciliğe başlamış?
Z. Ebuzziya: Büyükbabam Ebüzziya Tevfik daha 17 yaşında gazeteciliğe başlar. Şinasi‘nin Tasvir-i Efkâr’ında gazeteciliğe başlaması 1868 yıllarıdır. Ondan sonra Terakki gazetesi, Cerîde-i Havâdis gibi gazetelerde muhabir olarak, yazar olarak çalışır. Terakki gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü alır. O zamanın gazeteciliği çok basit bir şeydir. Beş kişi ile bir gazete çıkarılabilmektedir.
1873’de Şinasi öldüğü zaman matbaası satışa çıkartılır.
Matbaası da kırık dökük bir baskı makinesi ve birkaç sandık harften ibarettir. Eski kanunumuza göre bir kişi öldüğü zaman oğlu daha küçükse mülkü satılır ve bu para çocuğun tahsiline harcanır. Çocuğun, malı çarçur etmemesi için 18 yaşına kadar el sürülemez.
İşte Şinasi’nin matbaası satılığa çıkartılınca bunu Mustafa Fazıl Paşa alır. Yeni Osmanlıların bir matbaası olsun da neşriyat yapsın diye.
Ve bunu dört kişiye hediye eder. Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik, Reşat Bey ve Nuri Bey.
Bunlardan matbaacılığa en çok meraklı olan Ebüzziya olduğu için üçü haklarından vazgeçer ve Ebüzziya böylece matbaa sahibi olur. Matbaasının ismini de Şinasi’yi çok sevdiği için Tasvir-i Efkâr Matbaahânesi koyar.
Bu sırada Mustafa Fazıl Paşa’nın maddi yardımıyla bir gazete çıkartırlar, ‘İbret’ gazetesi diye. İbret, daha önceden çıkmış ve dört beş içerik değiştirmiş bir gazetedir.
Bunlar yeni bir gazete için müracaat ettiği zaman imtiyaz vermiyorlar. Eskiden bir usul vardır. Diyelim ki sizin imtiyazınız var, ben sizden imtiyazınızı kiralıyorum. Buna iltizam usulü deniyor. Ben bir halt işlediğim zaman mesul sizsiniz ama ben de size imtiyaz kirası veriyorum. Hükümet
de bu usule müdahale etmiyor. İbret gazetesi bu şekilde çıkmıştır. Asıl sahibi ise Rum’dur.
Bu memlekette daima bütün idarelerde gayrimüslim tebaalar Türklerden daha imtiyazlı olmuştur. Daima ezilen biz olmuşuz, himaye gören........
