Kıbrıs ve Ege: Türkiye'nin gözden geçirmesi gereken stratejik dosya
Türk dış politikasında bazı dosyalar vardır ki, zaman içinde mahiyet değiştirir. Kıbrıs ve Ege bunların başında geliyor.
Uzun yıllar boyunca Ankara bu iki meseleyi büyük ölçüde Türkiye ile Yunanistan arasındaki egemenlik uyuşmazlıkları veya Kıbrıs Türkleri ile Rumlar arasındaki siyasi ihtilaf olarak değerlendirdi. Bugün ise aynı dosyalar çok daha geniş bir jeopolitik çerçevenin parçası haline gelmiş durumda.
Artık tartışma yalnızca kıta sahanlığı, hava sahası veya adadaki iki toplumun geleceğiyle sınırlı değil. Avrupa Birliği’nin genişleme politikası, NATO’nun güney kanadının geleceği, Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti, Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı yeni güvenlik mimarisi ve Orta Doğu’daki güç dengeleri aynı dosyanın farklı katmanlarını oluşturuyor.
Bu nedenle Ankara’nın karşı karşıya olduğu aktörler de çeşitleniyor. Atina ve Lefkoşa önemini koruyor; ancak kararların şekillenmesinde Brüksel, Washington, Paris, Tel Aviv ve giderek başka başkentlerin de ağırlığı artıyor.
Mesele artık yalnızca iki komşu ülke arasındaki egemenlik tartışması değil; Avrupa güvenlik düzeninin ve Doğu Akdeniz jeopolitiğinin önemli başlıklarından biri.
Avrupa Birliği’nin stratejik çarpanı
Yunanistan’ın en önemli avantajı askerî kapasitesinden önce kurumsal konumudur.
Avrupa Birliği’nin tam üyesi olarak Atina, ikili anlaşmazlıkları Avrupa gündemine taşıyabilme imkânına sahip. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 2004 yılında Annan Planı’nı reddetmesine rağmen Birliğe tam üye kabul edilmesi de bu denklemi Türkiye açısından kalıcı biçimde değiştirdi.
Bunun sonucunda Kıbrıs meselesi fiilen Avrupa Birliği’nin iç meselelerinden biri olarak algılanmaya başladı.
Son yirmi yılda Atina ile Lefkoşa diplomatik stratejilerini büyük ölçüde bu gerçek üzerine inşa etti. Ege’deki deniz yetki alanları, on iki deniz mili tartışması ve Kıbrıs’taki mevcut statü, yalnızca ulusal tezler olarak değil; Avrupa Birliği’nin egemenliği, sınır güvenliği ve uluslararası hukuk söylemi içinde sunuluyor.
Türkiye’nin 1995 tarihli casus belli kararı da aynı bağlamda Avrupa kamuoyuna aktarılıyor. Ankara bunu Ege’nin kendine özgü coğrafi koşullarından kaynaklanan caydırıcı bir siyasi karar olarak değerlendirirken, Atina bunu Avrupa Birliği üyesi bir devlete yönelik askerî tehdit şeklinde çerçeveliyor.
Benzer biçimde Güney Kıbrıs da adanın kuzeyini Avrupa Birliği toprağının kontrol dışında kalan bölgesi olarak tanımlıyor ve uluslararası tanınma konusundaki avantajını etkin biçimde kullanıyor.
Burada........
