menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

COP31’e doğru: Antroposen, kapitalosen ve ekolojik emperyalizm

53 0
20.09.2026

Dünya Ekonomik Forumu’nun 2026 Küresel Riskler Raporu, çarpıcı bir çelişkiye işaret ediyor. Önümüzdeki iki yıldaki riskler arasında jeoekonomik çatışmalar, dezenformasyon ve toplumsal kutuplaşma öne çıkarken çevresel riskler sıralamada geriliyor. On yıllık vadeye geçildiğinde ise aşırı hava olayları, biyoçeşitlilik kaybı ve yerküre sistemlerindeki kritik değişimler ilk üç sırayı alıyor. İlk on riskin beşi çevresel nitelikte. Bu tablo bize, küresel elitlerin uzun dönemde insanlığın yaşam koşullarını tehdit eden gelişmelerin varlığını kabul ettiğini, buna karşılık kısa vadeli ekonomik rekabet, savaşlar, enerji güvenliği ve kârlılık kaygılarının siyasal kararları belirlemeyi sürdürdüğünü açık bir şekilde gösteriyor.

9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek COP31 (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne taraf olan ülkelerin küresel iklim politikasını görüşmek üzere her yıl toplandığı konferansların 31incisi), bu çelişkinin tartışılacağı temel platformlardan biri olacak. Türkiye’nin toplantıya ev sahipliği yapmasıyla enerji politikası, sanayinin dönüşümü, karbon piyasaları ve iklim finansmanı iç siyasetin daha görünür başlıkları haline gelecek.

COP31’i daha kapsamlı bir şekilde değerlendirebilmek için iklim krizini teknik bir enerji dönüşümü sorunu olarak gören yaklaşımların ötesine geçmek gerekiyor. Krizi, sermaye birikiminin toplumsal ve ekolojik koşullarıyla birlikte ele alacak bir teorik çerçeveye ihtiyacımız var. Bu yazıda COP31 sürecindeki tartışmalara giriş olarak, teorik pozisyon tespiti ile başlıyorum.

Tartışmanın çerçevesi

Tartışmanın çerçevesini çizmek için, bu alanda sıklıkla kullanılan bazı kavramlarla başlayalım. Antroposen kavramı, insan faaliyetlerinin iklimi, toprağı, okyanusları ve canlı yaşamını gezegensel ölçekte değiştirecek bir güce ulaştığını anlatıyor. İklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı, kirlilik ve kaynakların tükenmesi bu sayede aynı tarihsel sürecin parçaları olarak görülebiliyor. Ancak hemen fark edilebileceği gibi “insanlık” kategorisi fazla genel. Ekolojik krize herkes aynı ölçüde yol açmadığı gibi, sonuçlarından korunma imkânları da eşit değil. Fosil yakıt şirketi, kömürle ısınan hane ve özel jet kullanan milyarder aynı ölçüde sorumlu sayılamaz.

Çiler Çilingiroğlu’nun Antroposen ve Yeni İnsan kitabı bu tartışmayı merak edenler için iyi bir başlangıç olabilir. Kitap, iklim adaleti, toksik sömürgecilik ve ekososyalizm tartışmalarını Cerattepe, Kaz Dağları ve Akbelen ’deki yaşam mücadeleleriyle buluşturuyor. Buradaki “yeni insan”ı bilinçli tüketici olarak değil, doğayla ilişkisini dayanışma ve ortak mücadele içinde yeniden kuran kolektif özne olarak okumak gerekir. Kitapta vurgulanan en önemli hususlardan biri, ekolojik dönüşüm kişisel erdemlerin toplamından değil, ancak........

© Evrensel