Sürekli kriz, sürekli darbe!
Geçtiğimiz hafta “mutlak butlanın politik ekonomisi” üzerine bazı gözlemlerde bulunmuş ve siyasal baskı ile ekonomik gidişatın aynı düzenin iki sonucu olarak karşımıza çıktığını vurgulamıştım. Bu hafta meseleye biraz daha uzun vadeli bir perspektiften bakarak bazı notlar düşmek istiyorum. Bir süredir ekonomi üzerine tartışmalar büyük ölçüde enflasyon ile faiz ve kur politikalarına sıkışmış görünüyor. Türkiye ekonomisi, döviz cinsi gelir ve giderleri bir türlü denkleşmeyen, sürekli cari açık veren ve yeterli dış sermaye girişi olmadığında bir kur krizi riskiyle karşı karşıya kalan bir ekonomi. Kuru kontrol etmeden enflasyonu kontrol altına almak mümkün görünmezken bunun için ya yüksek faizle sermaye girişlerini teşvik etmek ya da rezervleri kullanmak gerekiyor. Bunun sınırına gelindiğinde aynı noktaya dönülüyor: Kur baskısı artıyor, enflasyon kalıcılaşıyor, dış finansman ihtiyacı büyüyor, şirket bilançoları kırılganlaşıyor ve bir ödemeler dengesi krizi ihtimali beliriveriyor.
Aslına bakılırsa, 2010’ların ortalarından bu yana aynı sıkışmışlığın içerisindeyiz. Yüksek dış sermaye girişlerine ve kredi genişlemesine dayalı büyüme modeli, uluslararası finansal koşulların değişmesi ve kendi yarattığı kırılganlıklarla sınırlarına varıp 2015’ten itibaren teklemeye başlamış ve 2018’de bir döviz krizine yol açmıştı. O günden bu yana kah faiz yükseltilerek, kah döviz rezervleri kullanılarak durum idare edilmeye çalışıldı. Bir dönem düşük faiz, kredi genişlemesi ve rezerv satışlarıyla büyüme sürdürülmeye çalışıldı; ardından yeniden yüksek faiz, sıcak para ve kontrollü kur bileşimine dönüldü. Fakat yapısal bir dönüşüm ortaya çıkmadığı için faiz-kur kıskacından da çıkılamadı.
2010’ların ortalarından beri açık olan şey, ekonomide bir yapısal dönüşümün gerekliliği ve kaçınılmazlığı. Bu noktaya ilk kez gelinmiyor. Türkiye kapitalizmi, büyük döviz krizleri ve tıkanmalar sonrasında üç önemli yapısal dönüşüm geçirdi. 1950’lerin sonundaki kriz, 1958 istikrar programı ve 1960 darbesinin ardından planlama ve ithal ikameci sanayileşme döneminin önünü açtı. 1970’lerin sonundaki kriz, 24 Ocak kararları ve 12 Eylül darbesiyle dışa açık, ihracata dayalı, emeği disipline eden neoliberal birikim rejimine geçişin zemini oldu. 1990’ların sonundaki tıkanma ise 2001 programıyla dünya ekonomisiyle ticari ve finansal entegrasyonun derinleşmesine, bağımsız merkez bankacılığının, mali disiplinin ve dış sermaye girişlerine dayalı büyüme modelinin kurumsallaşmasına yol açtı. 2010’ların ortalarından itibaren yaşanan tıkanma ise benzer açıklıkta ve bütünlüklü bir dönüşüm (henüz) üretemedi.
1950’lerin sonunda Demokrat Parti iktidarının dış borçlanma ve ithalata dayalı büyüme modeli........
