menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

TOZAN ALKAN’IN ŞİİRİNDE HAFIZA, SİYASET, DİL VE KAYBEDENLERİN TARİHİ

25 0
14.09.2026

Şiirin Enkazında İki Tek: Bir Hafıza Siyaseti Olarak İki Tek

Türk şiirinin son kırk yılına bakıldığında iki büyük eğilim arasındaki gerilim hemen fark edilir. Bir tarafta şiiri büyük ölçüde dilsel bir deney alanı olarak gören, tarihin ve siyasetin ağırlığını estetik yapının dışında bırakmaya çalışan damar vardır. Diğer tarafta ise şiiri yalnızca bireysel duyarlılığın değil, toplumsal belleğin, kırılmaların ve bastırılmış tarihlerin taşıyıcısı olarak kabul eden bir çizgi bulunur. Bu iki kutup arasındaki tartışma aslında modern şiirin temel sorularından birini yeniden gündeme getirir: Şiir dünyayı değiştirebilir mi, yoksa yalnızca dünyanın yıkıntıları arasında estetik bir sığınak mı yaratabilir?

Tozan Alkan’ın İki Tek adlı kitabı tam da bu sorunun ortasında durur. Kitap, şiiri politik bildirinin basit bir aracı hâline getirmediği gibi, estetik özerkliği bir kaçış biçimine de dönüştürmez. Alkan’ın şiiri, tarihin yükünü taşıyan fakat bu yük altında ezilmeyen bir şiirdir. Onun temel meselesi, yenilgilerin kaydını tutmak, unutulmuş hayatların izini sürmek ve bireysel acının arkasındaki kolektif yarayı göstermektir.

Kitabın adı bu açıdan oldukça belirleyicidir. “İki tek”, Türkiye’de gündelik hayatın sıradan bir meyhane söyleyişi gibi görünür; ancak şiirsel bağlam içinde bakıldığında iki yalnızlığın, iki kaybın, iki insanın aynı masada buluşma ihtimalidir. Bu nedenle “iki tek”, yalnızca bir içki ölçüsü değildir; hayatın eksik kalmışlığının metaforudur. İnsan, bir yanıyla yenilmiş, bir yanıyla hâlâ direnmektedir.

Kitabın merkezindeki temel gerilim şudur: Kaybedenlerin şiiri nasıl kurulabilir? Çünkü modern tarih çoğunlukla kazananların arşividir. Resmî anlatılar başarıları, zaferleri, iktidarları ve büyük aktörleri kaydeder. Oysa sıradan insanların hayatları; bakkalların, emeklilerin, göçmenlerin, işçilerin, sokakta kalanların ve unutulmuş âşıkların hikâyeleri çoğu zaman tarihin dışına itilir. Tozan Alkan’ın şiiri tam da bu dışarıda bırakılan alana yönelir. Walter Benjamin’in tarih anlayışı burada önemli bir anahtar sunar. Benjamin’e göre tarih, yalnızca ilerlemenin parlak anlatısı değildir; aynı zamanda enkazlarla dolu bir geçmiş yığınıdır. Tarih meleği yüzünü geçmişe çevirmiştir, fakat ilerleme adı verilen fırtına onu geleceğe doğru sürükler. İki Tek, Benjamin’in bu tarih duygusuna yakın biçimde geçmişin enkazlarına bakar. Ancak bu bakış nostaljik değildir. Şair geçmişi idealize etmez; aksine geçmişteki kırılmaların bugünün içinde yaşamaya devam ettiğini gösterir. Bu nedenle kitabın ilk şiirlerinden itibaren “ses” kavramı büyük önem kazanır:

“Sesin abluka altına alınmış bir çağrıdır

sessizliğimize. Sesin çocukluğunu yaşamamış

bir ülke. İnsanlığın kalbi sesin …” (Akıp gidiyor hayat, s.13)

Buradaki “ses”, romantik anlamda bireysel bir ifade değildir. Şairin kurduğu anlam alanında ses, bastırılmış toplumun kendini var etme biçimidir. Sesin abluka altında oluşu yalnızca konuşma özgürlüğünün engellenmesi değildir; hafızanın, hatırlamanın ve ortak bir gelecek kurma ihtimalinin de kuşatılmasıdır. Bu noktada Hannah Arendt’in kamusal alan düşüncesiyle güçlü bir paralellik kurulabilir. Arendt’e göre insanı siyasal bir varlık yapan şey yalnızca toplum içinde yaşaması değil, ortak bir dünyada konuşabilmesi ve görünür olabilmesidir. Sessizlik, yalnızca susmak değildir; insanın kamusal varlığının silinmesidir. Alkan’ın şiirindeki “ses”, bu nedenle estetik bir unsurdan çok etik bir sorumluluğa dönüşür. Şair aynı şiirde coğrafyayı da politik bir hafıza alanına çevirir:

“… Kenan ülkesinin bir kıyısında

nadasa bırakılmış, yılkıya çıkmış

geriye bir kuru rüzgâr kalmış, esmerliğinin

içinden havalanan yoksulluk gibi

akıp gidiyor hayat” (Akıp gidiyor hayat, s.13)

Burada doğrudan sloganlaştırılmış bir politik söylem yerine tarihsel ve mitolojik çağrışımlarla çalışan bir şiir dili vardır. “Kenan ülkesi” göndermesi yalnızca kutsal metinlere değil, aynı zamanda savaşların, sürgünlerin ve toprak kayıplarının tarihine açılır. Şair belirli bir coğrafyayı anlatırken aslında bütün yersizleşmiş insanların ortak kaderine dokunur.

Bu tavır, günümüz politik şiirinin önemli sorunlarından birinden uzak durur: hazır cümlelerin şiirin yerine geçmesi. Çünkü politik şiirin en büyük tehlikesi, savunduğu haklı davayı estetik olarak zayıflatmasıdır. Bir şiir yalnızca doğru bir düşünce taşıdığı için güçlü olmaz; o düşünceyi yeni bir algı biçimine dönüştürebildiği ölçüde şiir olur. Tozan Alkan’ın başarısı burada ortaya çıkar: Politik olanı slogan düzeyinde değil, deneyim düzeyinde kurar.

Yenilgiden Direnişe: Politik Şiirin Yeni İmkânları

Türk şiirinde toplumcu damar her zaman tartışmalı olmuştur. 1960’lardan itibaren güçlü bir siyasal bilinç taşıyan şiir, zaman zaman estetik kaygıları geri plana atmakla eleştirilmiştir. Buna karşılık 1980 sonrası şiirin önemli bir bölümü politik olanı bilinçli biçimde dışarıda bırakmış, bireysel deneyimi ve dilsel kırılmayı merkeze almıştır. Bu iki yönelim arasındaki gerilim hâlâ sürmektedir. Bir tarafta şiirin sloganlaşması tehlikesi, diğer tarafta şiirin dünyadan kopma ihtimali vardır. İki Tek, bu iki uç arasında üçüncü bir yol arar. Kitabın dikkat çekici dizelerinden biri şöyledir:

“Her şey rol icabı, gez, göz, siyaset

kardeşler, yardım istedik selâ verdiler

ölmedik, ölü diye gömdüler, ölüye saydılar bizi …” (Şehirde Tevekkül, s.15)

Bu dizelerde ironik bir tarih bilinci vardır. Şair yalnızca siyasal baskıyı anlatmaz; aynı zamanda toplumun kendi trajedisine alışmasını da sorgular. “Ölmedik, ölü diye gömdüler” ifadesi, çağdaş insanın görünmezleştirilmesini anlatan güçlü bir metafordur.

Şiirin devamındaki:

“… olmaya devlet cihanda bir bardak su

bir zemin etüdü, bir afet planı, bir nefes sıhhat …” (Şehirde Tevekkül, s.15)

Dizeleri ise klasik kültürle güncel felaketler arasında ironik bir bağ kurar. Şair, Osmanlı şiirinin meşhur söyleyişlerini bugünün kırılgan hayat koşullarıyla karşılaştırır. Büyük devlet ideallerinin yerini artık temel yaşam ihtiyaçları almıştır. “Bir bardak su”, “zemin etüdü”, “afet planı” gibi ifadeler sıradan görünür; fakat şiirin içinde bir toplumun varoluşsal kaygılarına dönüşür.

Burada Alkan’ın şiiri, yalnızca politik eleştiri yapmaz; devlet fikrinin bireyin gündelik hayatındaki karşılığını sorgular. Bu yönüyle kitap, Ataol Behramoğlu’nun erken dönem şiirindeki sert tarih bilinciyle Ahmet Telli’nin yenilgi sonrası hüznünü aynı tartışma alanına getirir. Ancak Alkan’ın farkı şudur: O, yenilgiyi romantik bir kahramanlık hâline getirmez.

Ahmet Telli’nin şiirinde kayıp çoğu zaman lirizmin merkezindedir. Ataol Behramoğlu’nun erken döneminde ise tarihsel çatışma, varoluşsal bir isyan tonuyla birleşir. Alkan ise daha çok hafızanın arşivcisi gibi davranır. Onun şiirindeki kahramanlar çoğu zaman büyük eylemlerin aktörleri değildir; tarihin kenarında duran insanlardır. Bu nedenle “Bakkal Reşat” şiiri özel bir önem taşır:

“Bakkal Reşat’ı anarşistler öldürdü

o gün Ankara’da deniz bitti.” (Bakkal Reşat, s.20)

İki dizeyle büyük bir toplumsal atmosfer kurulur. Burada mesele yalnızca bir ölüm olayı değildir. Bir mahallenin, bir dönemin ve bir güven duygusunun çöküşüdür. “Denizin bitmesi” deyimi, yalnızca umutsuzluğu değil, hayatın doğal akışının kesilmesini ifade eder. Şairin asıl yaptığı şey, büyük tarih anlatılarının görmezden geldiği küçük kırılmaları şiirin merkezine taşımaktır.

Dilin Çoğulluğu: Şiir Bir Arşiv Olabilir mi?

Tozan Alkan’ın İki Tek kitabındaki en belirgin özelliklerden biri, şiiri yalnızca bir duygu aktarımı değil, aynı zamanda bir kültürel bellek alanı olarak kurmasıdır. Şairin dili tek bir kaynaktan beslenmez. Tasavvufun kavram dünyası, Marksist söz dağarcığı, halk söyleyişleri, Batı edebiyatı, mitolojik göndermeler, gündelik hayatın konuşma dili ve modern siyasal terminoloji aynı şiir evreninde yan yana gelir.

Bu özellik, günümüz şiirindeki önemli bir eğilime karşı çıkar. Son yıllarda şiirin bir bölümünde bilinçli olarak daraltılmış bir söz varlığı, yalnızca kişisel deneyime dayalı bir söyleyiş ve hızlı tüketilebilir bir duygulanım öne çıkmaktadır. Alkan ise bunun tam tersine şiiri bir “hafıza deposu” gibi kullanır. Kelimeler yalnızca anlam taşımaz; tarih taşır.

Bu noktada şairin çevirmen kimliği belirleyici hâle gelir. Dünya şiirinin farklı damarlarıyla kurduğu ilişki, onun Türkçenin sınırlarını genişletmesine yardımcı olur. Edward Lear’ın absürt dünyasından Boris Vian’ın kara mizahına, klasik Doğu söyleyişlerinden modern Avrupa şiirine uzanan çizgi, İki Tek’in estetik yapısının temel parçalarındandır.

Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkar: Bu kültürel yoğunluk şiiri zenginleştiriyor mu, yoksa zaman zaman şiirin önüne........

© Ek Dergi