Bugünü parlatmak, geleceği ertelemek
Sokak kalabalık. Kafeler taşmış, vitrinler ışıl ışıl, kuryeler gün boyu paket taşıyor. Sosyal medya tatil görüntüleriyle dolu. Bir yanda kira, fatura ve market fiyatları arasında sıkışmış gündelik hayat; öte yanda durmaksızın sergilenen bir ‘normallik‘ hali. Ve bu manzaradan yükselen tanıdık yorum: “Herkes dışarıda, herkes harcıyor; demek ki kriz o kadar da gerçek değil.”
Oysa ekonomik krizler çoğu zaman sessizlikle değil, davranışlardaki kaymayla okunur. İnsanlar büyük kararları askıya alırken, küçük kaçışlara yönelir. Gelecek sisliyken, bugün daha parlak görünür. Yani kriz, her zaman evde oturup ışıkları kapatmakla yaşanmaz; bazen tam tersine, ışıkları biraz daha açarak atlatılmaya çalışılır.
Belirsizlik arttıkça insanlar geleceği planlanacak bir alan gibi değil, kaçınılması gereken bir risk bölgesi gibi görmeye başlar. Uzun vadeli hedefler bulanıklaşır; bugünü biraz daha katlanılır kılan küçük çözümler daha cazip hale gelir.
Karar verme üzerine yapılan pek çok bilimsel çalışma, risk yükseldiğinde insanların kazanç elde etmeye yönelmekten çok kayıptan kaçınmaya odaklandığını gösterir. Bu da büyük ve kalıcı adımlar yerine, kısa süreli rahatlama sağlayan tercihlere yönelmeyi beraberinde getirir.
Ama mesele yalnızca tercih değildir; zihnin taşıyabileceği yük de bu koşullarda daralır. Sürekli değişen fiyatlar, iş güvencesi kaygısı ve politik belirsizlik, dikkati tek bir soruya kilitler: “Bu ayı nasıl çıkarırım?”
Yoksulluk ve zihinsel yük üzerine yapılan araştırmalar, kaynaklar azaldıkça düşünmenin de daraldığını, insanların daha kısa vadeli ve daha tepkisel kararlar vermeye başladığını gösterir. Gelecek, üzerine basılacak bir zemin olmaktan çıkıp ertelenen bir ihtimale dönüşür.
Bu yüzden kriz dönemlerinde ev alınmaz, ama dışarıda yemek yenir. Birikim yapılmaz, ama hafta sonu planlanır. Yani kriz çoğu zaman biriktirmeyi değil, psikolojik olarak var olan duruma katlanmayı öğretir. Ve katlanmak, çoğu insan için küçük hazlarla mümkündür.
Ama bu küçük hazların arkasında yalnızca ekonomik sıkışma değil, hayattan geri düşme korkusu da vardır.
Alt sosyo-ekonomik gruplar için kriz, yaşam alanının yavaş yavaş daralmasıdır. Hayat, ertelenen ihtiyaçlar listesine dönüşür: diş tedavisi, yeni gözlük, sağlıklı gıda, çocuğun bir kursa yazdırılması… Öte yandan mesele yalnızca gelir değildir; zaman da güvencesizleşir. Geçici işler, düzensiz vardiyalar, kayıt dışı emek, insanın yalnızca parasını değil, hayatını da öngörülemez kılar.
Bu koşullarda yaşam, uzun vadeli planlardan çok sürekli bir idare etme haline benzer. Gün, küçük krizleri savuşturma çabasına dönüşür. Böyle bir zeminde tüketim, keyiften çok duyguyu düzenleme işlevi görür. Kontrol edilemeyen büyük tehditler karşısında, kontrol edilebilen küçük alanlarda nefes alma çabasıdır bu.
Dışarıda içilen bir kahve, çocuğa alınan küçük bir oyuncak, ay sonunda yapılan kısa bir gezi… Bunlar refah göstergesi değil, psikolojik olarak günü taşınabilir kılma araçlarıdır. Buradaki temel duygu, yoksunluktan çok silinme hissidir.
İnsan yalnızca maddi olarak değil, toplumsal hayattan da yavaş yavaş dışarı itildiğini hissettiğinde, ‘hâlâ........© Diken
