Sahiplik Çağı: Gezegen Kimin? - Antroposen’de Hakikat, Mülk ve Aidiyet
Öğrendiğim bir şey var: sahip olmak, çoğu zaman ait olmayı da beraberinde getiriyor. Bunu tersten okuduğumda aynı anlamı taşıyıp taşımadığından emin değilim. Ama bugün, bu iki kavramın da içinin hızla boşaldığını hissediyorum.
Belki de en sahici olan, mülksüzlük ve ait olmama fikri. Ya da gezegeni mülk gibi görmeden ait olabilmek; hakikati gözeterek sahip olmak, yani korumayı sahipliğin değil, ilişkinin bir biçimi olarak düşünmek. Fakat bu, çağımızda neredeyse hiç rağbet görmüyor.
Antroposen, insanın gezegeni yalnızca ekolojik değil, siyasal ve zihinsel olarak da dönüştürdüğü bir dönem. Bu dönemde değişen yalnızca iklim, ekosistemler ya da türlerin kaderi değil; gezegenle kurduğumuz ilişkinin dili. Antroposen siyaseti de tam burada ortaya çıkıyor: gezegeni ortak bir yaşam alanı olarak değil, yönetilmesi, kontrol edilmesi ve gerekirse el konulması gereken bir nesne olarak konuşan bir siyasal dil. Bu dilde dikkatle bakılması gereken şey, hakikatin kendisi. Çünkü bugün hakikat, giderek artan biçimde kanıta, ortak akla ya da etik sorumluluğa değil; siyasal gücü elinde tutan kişinin sözlerine bağlanıyor. Hakikat, doğrulanması gereken bir şey olmaktan çıkıp, ilan edilen bir şeye dönüşüyor.
Gezegen de bu siyasal dil içinde yavaş yavaş bir mülke dönüşüyor. Toprak, buzullar, sular, adalar ya da ormanlar; üzerinde yaşayan canlılarla, tarihleriyle ya da ilişkileriyle değil, stratejik değerleriyle konuşuluyor. Ait olmak, bir yere karşı sorumluluk duymak anlamını yitiriyor; onun yerine, sahiplik üzerinden tanımlanan bir egemenlik biçimi geçiyor.
Belki de asıl kriz tam burada yatıyor: Ait olmanın, özen ve sorumluluk değil; mülk ve güç üzerinden yeniden tarif edilmesi. Antroposen’in en sessiz ama en tehlikeli dönüşümü, gezegenin korunmaması değil; utanmadan sahiplenilmesi.
Bu dilin bir başka özelliği de süreklilik değil, belirsizlik üretmesidir. Tehdit edilir, sonra geri çekilinir; geri çekilme bir erdem gibi sunulur, ardından yeni bir tehdit sahneye konur. Bombalar düşmez, ama düşebilme ihtimali hep masada tutulur. Hakikat burada sonuçlarla değil, olasılıklarla çalışır. “Yapıldı mı?” sorusu yerini “yapılabilirdi”ye bırakır. Bu tür bir siyasette karar alma, tartışma ve strateji geri plana çekilir; bürokrasi, bir kişinin anlık sözlerine uyum sağlamak üzere seferber olur. Müdahale ertelenir ama iptal edilmez; şiddet askıya alınır ama meşruluğunu kaybetmez. Gezegenin farklı coğrafyaları —bir gün Ortadoğu, ertesi gün kutuplar— aynı dil içinde........
