menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Fahrenheit 98.6: Üniversite Nasıl Çözülür?

14 0
previous day

It was a pleasure to burn.” Ray Bradbury, Fahrenheit 451

Distopyalar genellikle geleceğe dair uyarılar olarak okunur. Zamanla şunu da öğrendik: Distopyalar bir gün gerçekleşir. Çünkü onlar insanın zaaflarını abartmaz; konforu, uyumu ve eylemsizliği görünür kılar. Ütopyalar ise hep daha kırılgan bir ihtimal olarak kalır. Kendiliğinden işlemezler; hatırlama, sorumluluk ve kolektif bir etik bakım isterler. En küçük bir ihmalde aşınır, dağılır ve yerlerini distopyaya bırakırlar. Üniversite fikri de tam olarak bu kırılganlığın içindedir ve belki de artık bir ütopyadır.

Ray Bradbury, Fahrenheit 451[1]’e bir sayı koyar. Soğuk, teknik, ölçülebilir bir sayı: kitap kâğıdının tutuştuğu sıcaklık. Kitabın başlığı, kitabı yok edenlerin diliyle konuşur. Oysa romanın asıl ahlâkı, Juan Ramón Jiménez’in şu cümlesinde gizlidir: “If they give you ruled paper, write the other way” (“Sana çizgili kâğıt verirlerse, ters yönde yaz”).

Bugün üniversiteler de çizgili kâğıtlar üzerinde yazmaya zorlanıyor. Bu deneme, o çizgilerin yönünü değiştirme ihtimalinden doğuyor.

Karpuz Tezgâhından Dar Odaya

Akademi ne zaman çöktü?

Bu soruyu her sorduğumuzda gözümüz ister istemez “büyük” anlara kayıyor: bir kanun, bir KHK, bir atama, bir yönetmelik; tarihe çentik atacağımız sert eşikler… Oysa üniversiteler çoğu zaman büyük darbelerle değil, küçük ve tekrar eden kopuşlarla çözülür. Bir toplantının yapılmaması, bir kararın dar bir odada pişirilmesi, bir ortak akıl ihtiyacının “hız” diye paketlenip geçiştirilmesi, bir itirazın “uyumsuzluk” diye etiketlenmesi. Akademik kültürün asıl erozyonu, tam da “önemsiz” görünen bu anlarda başlar. Sonra herkes aynı binada kalır ama yaşanılan kurum aynı değildir. Ve tüm bunlar bugün bizleri kanun, KHK, atama, yönetmelik gibi o büyük kırılmalara getiren noktalar olmuş olabilir.

Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü’de[2] hatırlattığı o sarsıcı ihtimali burada görmezden gelmek zor: Ezilenlerin eline fırsat geçtiğinde, çoğu zaman ezenlerden daha ezici olabilmeleri. Belki de bizi buraya getiren, yalnızca dışarıdan dayatılan büyük müdahaleler değil, belli dönemlerde kolektif hafızayı görmek istemeyenlerin temel değerleri bilinçli ya da bilinçsiz biçimde görmezden gelmesi ve bir süreliğine de olsa kurum içinde etkin hale gelmiş olmalarıydı. Bugünkü kültürel yozlaşmayı kurumsallaştıran hamleler, üniversitenin ülkemizdeki yakın tarihinde saklı olabilir.

Felix Guattari’nin Mayıs 68’i düşünürken kurduğu çerçeve, üniversiteyi kampüsün içine hapseden alışkanlığımızı yerinden eder. Üniversite meselesi öğrencilerin ya da hocaların değil, bilginin aktarımından, yöneticilerin yetiştirilmesine, kitlelerin arzusundan sanayinin taleplerine kadar toplumun tamamını içine alan bir düğümdür. Bu cümleyi ciddiye aldığımız anda soru da tersine döner: “Üniversite fikrini kim yıktı?” kadar, “üniversiteyi kim ayakta tuttu?” da asli bir soru olur. Ülkemiz için bu önemlidir. Hatta belki daha zor ve daha öğretici olan da budur; çünkü ayakta tutanlar çoğu zaman görünmezdir.

Ben “akademiyi kim ayakta tutar?” diye düşündüğümde, zihnim artık otomatik olarak kürsülere, rektörlük katına, törenlere ya da resmî pozlara gitmiyor. Daha ziyade, birbirine tutunan halkaları görüyorum. Görünür olanlar kadar görünmez olanlar, içeride olanlar kadar dışarıdan taşıyanlar, konuşanlar kadar suskunluğu delip geçenler, unutanlar kadar hatırlamayı tercih edenler. Akademiyi ayakta tutan şey hiçbir zaman tek bir kahramanlık anlatısı olmadı. Bu bir etik ekosistem ve bu ekosistemin hafızasıdır. Ve bu ekosistemin motoru çoğu zaman “yetki” değil, “sorumluluk”tur.

Zafer Yılmaz’ın karpuz tezgâhı hikâyesini okuduğumda, bu anlatının tam da bu yüzden bir “yoksulluktan başarıya” masalı gibi okunmaması gerektiğini düşünmüştüm. Birazdan anlatacağım örnek, Yılmaz’ın üniversiteye girişin sınıfsal eşikleri ve bu eşiklerin çoğu zaman bireysellikten öte, kolektif dayanışma pratikleriyle aşılabildiğini tartıştığı yazısından alınmıştır.[3]

1996 yazında, iki arkadaş üniversite harcını ödeyebilmek için bir karpuz tezgâhı açıyor. Mahalleli, annenin küpelerini bozmasına kadar uzanan bir dayanışmayla bu çabayı omuzluyor. Tezgâh tutmuyor ama o “seferberlik” şunu gösteriyor: Üniversiteye giriş bile çoğu zaman bireysel bir başarı değil, kolektif bir yatırım ve müşterek emek, yani dayanışma meselesi. Ben bu sahneyi, yoksulluktan başarıya uzanan romantik bir öykü olduğu için önemsemiyorum. Akademinin kapısına daha en baştan iliştirdiğimiz eşitlik, dayanışma ve sorumluluk fikrini görünür kıldığı için önemsiyorum.

Bu noktada ana soruya melankolik bir hat kattığımı düşünebilirsiniz. Ama değil. Yalnızca hassas bir noktaya temas etmek istiyorum: kültür dediğimiz şey, çoğu zaman her şeyi unuttuğumuzda geriye kalanlardır; eşitlik, dayanışma, kolektif sorumluluk, müşterekler. Burada kimse “üst kurul” değildir, kimse “yetki” kullanmaz. Ama herkes bilir, bir gencin üniversiteye gidebilmesi kolektif bir yatırımdır. Akademi, daha........

© Birikim