Kuantum Bakış Açısı
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"
On dokuzuncu yüzyıl insanı için evren büyük bir makineydi. Dişli çarkların çalışmasına benzer şekilde nedenler sonuçları doğuruyor, hiçbir şey rastlantıya bırakılmıyordu. Bu bağlamda bilim ilerledikçe bilinmeyen azalacak, insan aklı doğanın bütün sırlarını çözecekti. Çağın ruhu, yalnızca teknolojik değil; aynı zamanda felsefî bir güven taşıyordu: Evren anlaşılabilir, ölçülebilir ve bütünüyle açıklanabilir bir düzendi.
Pozitivizm tam da bu güvenin felsefesiydi.
Ona göre gerçek olan yalnızca gözlenebilir olandı. Metafizik, sezgi, mistik düşünce ya da aşkın anlam arayışları bilimsel değildi. İnsanlık artık çocukluk çağını geride bırakıyor; deneyin, ölçümün ve matematiğin rehberliğinde olgun ve doygun bir uygarlığa dönüşüyordu.
Fakat sonra atom parçalandı ve insanlık, maddenin en derin katmanına indikçe beklediği mekanik kesinliği değil; belirsizliği buldu. Adeta şok oldu…
Kuantum teorisinin yarattığı en büyük sarsıntı yalnızca fiziksel değildi. Asıl deprem, insanın gerçeklik anlayışında meydana geldi. Çünkü klasik bilim, gözlemci ile gözlenen arasında net bir ayrım kuruyordu. Bilim insanı bu noktada dışarıda durur ve doğa içeride işleyen bir mekanizma gibi incelenirdi.
Ama kuantum dünyasında gözlem artık nötr değildi. Diğer anlamda tarafsızlık yoktu.
Bir elektronu ölçmeye çalıştığınız anda ona dokunmak zorundaydınız. Dokunduğunuz anda ise onu değiştiriyordunuz. Böylece bilim ilk kez tuhaf bir gerçekle karşılaştı. Gözlemci tamamen dışarıda kalamıyordu. Aksine gözlemin bir parçasıydı.
Bu, yalnızca teknik bir problem değildi. Modern insanın zihinsel mimarisine atılmış derin bir çatlaktı.
Çünkü Aydınlanma düşüncesi insanı evrenin merkezinden çıkarmıştı; fakat yine de ona ayrıcalıklı bir konum tanımıştı: Tarafsız gözlemci olmak. Kuantum teorisi bunu bile tam olarak garanti edemedi. İnsan yeniden denklemin içine girmişti.
Belki de pozitivizmi en çok yaralayan şey determinizmin kırılması oldu. Klasik dünyada nedenler sonuçları zorunlu biçimde doğururdu. Eğer yeterince bilgiye sahip olunursa gelecek hesaplanabilirdi. Evren dev bir saat mekanizması gibiydi. Tanrı bile bazen büyük bir mühendis olarak düşünülüyordu.
Fakat kuantum fiziğinde doğa artık kesin cevaplar vermiyordu. Bir parçacığın tam olarak nerede olduğunu değil, nerede bulunma ihtimalinin yüksek olduğu söyleyebiliyordu. Radyoaktif bir atomun ne zaman bozunacağı değil, hangi olasılıkla bozunacağı hesaplanıyordu.
Yani evrenin temelinde kesinlik değil, olasılık vardı.
Bu çok sarsıcıydı. Çünkü modern uygarlık yalnızca teknoloji üzerine değil, öngörü fikri üzerine kurulmuştu. Ekonomi, siyaset, mühendislik ve hatta sosyal teoriler bile büyük ölçüde “hesaplanabilir dünya” varsayımına dayanıyordu.
Kuantum teorisi ise doğanın en derin noktasında tam (kesin) bir hesaplanabilirliğin olamayacağını fısıldıyordu.
Fakat burada ilginç bir paradoks ortaya çıktı. Kuantum teorisi pozitivizmi yıkarken, bir yönüyle onu güçlendirdi ve bazı fizikçiler şu noktaya geldi:
“Gerçekliğin ne olduğundan daha çok, ölçümde ne gözlendiği” önemlidir.
Bu yaklaşım, fiziği metafizikten uzak tutuyordu. Yani kuantum teorisi bir taraftan kesin gerçeklik fikrini aşındırırken, diğer taraftan bilimi daha operasyonel hale getiriyordu. Bilim artık hakikatin özünden çok, ölçüm sonuçlarının matematiksel düzeniyle ilgilenmeye başladı.
Belki de modern çağın en büyük dönüşümü bu noktada yaşandı:
Bilim, gerçeğin fotoğrafını çektiğini düşünmekten vazgeçti; onun yerine işe yarayan modeller kurduğunu kabul etmeye başladı.
Bu çok önemli bir........
