Bu hikayeyi daha ne kadar izleyeceğiz?
Cannes'da izlediğim Bitmeyen Hikâye: Hizbullah'ın Geleceği'nin bende bıraktığı en güçlü duygu aslında Hizbullah'tan çok Lübnan'a dair. Çünkü belgeselin merkezinde bir örgütün geleceği tartışılıyor gibi görünse de, arka planda bir ülkenin geleceği var. Bir kadın, “Silahlarımızı teslim etmeyeceğiz” diyor. Bir başkası, “Devletin tek silah sahibi olması gerekir” diyor. Bir Hristiyan, Şii olmadığı halde Hizbullah'ın silahlarını savunuyor… Ve bütün bu seslerin üzerinde aynı ülkenin görüntüleri var: Yıkılan binalar.
Filiz Zengin/ tv4 Yayın Kooordinatörü
Bu yıl bir kez daha Cannes Corporate Media & Tv Awards jüri koltuğunda, dünyanın dört bir yanından gelen birbirinden farklı belgeselleri izliyorum. Her yıl olduğu gibi bu yıl da beni şaşırtan, düşündüren ve izledikten sonra uzun süre aklımdan çıkmayan hikâyelerle karşılaşıyorum. Çünkü iyi bir belgeselin gücü yalnızca anlattığı hikâyede değil; o hikâyenin, sizi bildiklerinizi yeniden sorgulamaya zorlamasında saklı. RudawTv için hazırlanan Unfinished Story: Future of Hezbollah tam da böyle bir belgesel oldu benim için.
Bitmeyen Hikâye: Hizbullah'ın Geleceği genel hatlarıyla "Hizbullah silah bırakmalı mı?"sorusuna odaklanıyor. Lübnan'ın bitmeyen hikâyesini hem tanıklıklarla hem de rakamlarla ortaya koyuyor. Son İsrail saldırılarının bilançosu: 4 binden fazla ölüm, 1 milyonu aşan göç, yüzde 80 yoksulluk, eğitim sisteminden kopan yüz binlerce çocuk ve 828 milyon dolarlık kırılgan bir ordu bütçesi. Bütün bu tablo, Hizbullah'ın silahlarını teslim etmemesi halinde Lübnan'ın yalnızca siyasi değil, toplumsal bir kırılmayla da karşı karşıya kalabileceğini gösteriyor.
Belgeseli izlerken yıllar önce yaptığım Beyrut seyahati geldi aklıma. Beyrut'u çok sevmiştim.
Akdeniz'in kıyısında, kültürü, gece hayatı, mimarisi ve insanlarıyla canlı, samimi bir şehir olduğunu ilk anda hissettiriyordu. Ama şehrin merkezinde savaşın izleri hâlâ her yerdeydi. Savaş o yıllarda bitmişti ama sanki savaşın kendisi bitmemişti. Duvarlarda, binalarda, insanların bakışlarında ve hafızalarında yaşamaya devam ediyordu. Bugün geriye dönüp baktığımda, Beyrut'ta gördüğüm o izlerin yalnızca geçmişe ait olmadığını daha iyi anlıyorum.
Çünkü Lübnan'da savaş, belgeseldeki bir kadın konuşmacının söylediği gibi, gerçekten de "bitmeyen bir hikâye", neredeyse bir kader gibi.
Savaşın içinde doğan bir örgüt
Belgesel, Lübnan Hizbullahı lideri Hassan Nasrallah ve Hizbullah mensuplarının öldürüldüğü yerde açılıyor. Ardından sokak röportajları geliyor. İnsanların söyledikleri, Lübnan'ın bugün içinde bulunduğu çelişkiyi bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Bir tarafta, "Devlet tek silah sahibi olması gerekir" diyenler var.
Diğer tarafta ise "Silahımız Allah'tan geliyor, İran aracılığıyla bize ulaşıyor ve teslim etmeyeceğiz" diyenler.
Bir kadın Nasrallah'ı dinar ve dolarların öldürdüğünü söylüyor.
Ve bütün bu yorumlar önemli bir soruyu akla getiriyor:
Hizbullah silahlarını bırakırsa Lübnan daha mı güvenli olacak, yoksa daha mı savunmasız hale gelecek?
Bu sorunun tek bir cevabı yok.
Çünkü Lübnan'da Hizbullah meselesi yalnızca silah meselesi değil. Aynı zamanda kimlik, mezhep, güvenlik, egemenlik, İran'ın bölgesel etkisi, İsrail'in Lübnan'daki askeri varlığı ve Arap dünyasının yıllardır çözemediği Filistin meselesiyle iç içe geçmiş durumda.
Belki de bu nedenle Lübnan'da bugün yaşananları yalnızca "Hizbullah silahlarını bıraksın mı, bırakmasın mı?" sorusuna indirgemek mümkün değil.
Hizbullah'ı anlamak için önce Lübnan'ın yakın tarihine bakmak gerekiyor.
Lübnan, kuruluşundan itibaren farklı dini ve mezhepsel toplulukların bir arada yaşadığı, siyasi sistemini de bu hassas denge üzerine kurduğu bir ülke. Cumhurbaşkanlığı Marunî Hristiyanlara, başbakanlık Sünnilere, Meclis Başkanlığı ise Şiilere ayrılmış durumda.
Bu sistem bir yandan farklı grupların temsilini güvence altına alırken, diğer yandan mezhep temelli siyaseti devlet yapısının merkezine yerleştiriyor.
1975'te başlayan Lübnan İç Savaşı, ülkenin toplumsal dokusunu paramparça etti. On beş yıl süren savaş yalnızca binlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açmadı; Lübnan'ın siyasi düzenini, güvenlik anlayışını ve toplumun devlete olan güvenini de derinden........
