Günlerden kalanlar
Gün içinde yaşıyoruz, gün içinde oluşuyoruz, olgunlaşıyoruz, çoğalıyoruz, çoğaltıyoruz.
Sevginin, heyecanın, hüznün, tasanın, kaygının, karanlığın, aydınlığın, kavuşmanın, kederin, umudun, sevincin yaşandığı bir devinim aygıtı mı ola gün? “Doğan güne hükmümüz geçmiyor!” mu yoksa? Tüm olanlara, olacaklara, yaşanacaklara, tedirginliklere karşın “her mihneti kabulleniyoruz; yeter ki “gün eksilmesin penceremden!” diyen şaire hak veriyor muyuz acaba?
Tagore “Zevkten kanatları olan günler, çabuk geçer.” diyesi olmuş da kederden, kahırdan, acıdan kanatları olan günlerin ne denli geç, zor, sancılı geçtiğini de imlemiş. Oysa günlere tat, beğeni, saygınlık, güzellik, incelik katabilmenin, çoğaltmanın, yoğunlaştırmanın, olgunlaştırmanın yollarını bulmak için arayışlara girmeyi kabullenemedik mi daha?
Günlerin içinde saklı olan nedir? Kısa bir zaman kesitine sığan ömürde, günlerin bütününe egemen olan oluşumu tanımak gerek öncelikle. Sanatla, edebiyatla uğraşan da; toprağı işleyen, eken, biçen, üreten de; emeği ile çalışan, dahası günün büyük bölümünü bedensel, düşünsel, ruhsal bağlamda ayrıştıran insan da güne ne denli değer veriyor yaşarken?
Yaşamanın, anlamanın, beğenmenin, hüzünlenmenin, sevmenin, aşık olmanın, dostça bakışmaların buluştuğu bir alana çeviremez miyiz günleri? Renk, anlam, emek, özveri,........
