menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Avrupa’da Yeni Helsinki, Batı Asya’da Yeni Westphalia süreçleri mümkün mü?

48 0
06.09.2026

Kalıcı güvenlik düzenleri ortak değerlerden değil, tarafların birbirlerini tasfiye edemeyeceklerini kabul etmelerinden doğar. 1648 Westphalia ve 1975 Helsinki’nin stratejik gerçekçilik buydu.

Uluslararası sistemde kalıcı güvenlik düzenleri çoğu zaman barış idealinin güçlenmesinden değil, güç gerçekliğinin taraflara kendisini kabul ettirmesinden doğmuştur. Taraflardan hiçbiri diğerini siyasi veya askerî olarak tasfiye edemediğinde, mutlak üstünlük arayışının maliyeti sürdürülemez hale geldiğinde ve savaşın devamı elde edilebilecek kazançtan daha büyük riskler üretmeye başladığında diplomasi yeniden güç dengesinin dili haline gelir. Aralarında 3 asır zaman farkı olsa da 1648 Westphalia düzeni de 1975 Helsinki Nihai Senedi de birbirinden çok farklı şartlarda ortaya çıkmış olmalarına rağmen bu temel gerçekliğin ürünleriydi.

1648 Westphalia, Avrupa’yı tüketen Katolik-Protestan savaşlarının ardından mezhepsel farklılıkları ortadan kaldırmadı. Katolikler Katolik, Protestanlar Protestan kaldılar. Buradaki salt gerçek değişen, teolojik ayrılıkların devletler sistemini sürekli savaş halinde tutmasının sürdürülemez olduğunun anlaşılmasıydı. Egemenlik, devlet çıkarı ve güç dengesi giderek mezhepsel aidiyetlerin önüne geçti. Westphalia’nın tarihsel önemi bu nedenle yalnızca Otuz Yıl Savaşları’nı sona erdirmesinde değil, farklı siyasi ve dinsel kimliklerin birbirlerinin varlığını kabul ederek aynı devletler sistemi içinde yaşayabilecekleri bir düzenin önünü açmasındaydı.

1975 Helsinki Nihai Senedi ise benzer bir güç gerçekliğinin Avrupa güvenliğine yansımasıydı. Soğuk savaş döneminde ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki ideolojik ve jeopolitik mücadele sona ermemişti. NATO ile Varşova Paktı birbirlerinin karşısında duruyor, nükleer silahlar ise herhangi bir büyük savaşın sonuçlarını kontrol edilemez hale getiriyordu. Ancak Washington Moskova’yı, Moskova da Washington’u Avrupa güvenlik denkleminden çıkarabilecek durumda değildi. Helsinki bu nedenle bir dostluk projesi değil, karşılıklı güç kabulüne dayanan bir stratejik uzlaşmaydı. Tarafların birbirlerinin varlığını, sınırlarını ve belirli güvenlik kaygılarını hesaba katması Avrupa’daki askerî rekabetin kurallara bağlanmasına imkân verdi.

Bugün uluslararası sistem yeniden böyle bir tarihsel eşiğe yaklaşmaktadır. Soğuk Savaş sonrasının tek kutuplu düzeni aşınırken Çin’in yükselişi, Rusya’nın askerî ve jeopolitik direnci, İran’ın bölgesel ağırlığı ve Küresel Güney’in artan stratejik özerklik arayışı güç dağılımını değiştirmektedir. Avrupa’da Rusya ile Kolektif Batı arasındaki güvenlik düzeni Ukrayna savaşıyla fiilen çökerken, Batı Asya’da İsrail’in giderek genişleyen askerî güç kullanımı İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve diğer bölge devletlerinin güvenlik hesaplarını en azından geleneksel teolojik kutuplaşmalardan (Şii -Sünni Ayrımı gibi) çıkarıp yeniden jeopolitik gerçekler paralelinde şekillendirmektedir. Her iki coğrafyada da farklı nedenlerle aynı temel soru ortaya çıkmaktadır. Güvenlik yeniden hegemonik üstünlük arayışı üzerinden mi kurulacaktır, yoksa birbirini tasfiye edemeyen güçlerin karşılıklı varlığını kabul ettiği yeni dengeler mi ortaya çıkacaktır? Bu açıdan Avrupa’nın ihtiyacı, Rusya’yı Avrupa güvenlik sisteminin kalıcı bir unsuru olarak kabul eden ve askerî rekabeti yeniden kurallara bağlayan yeni bir Helsinki anlayışı olabilir. Batı Asya’da ise ihtiyaç farklıdır. Burada amaç Şii-Sünni ayrımını veya bölgenin tarihsel, etnik ve ideolojik farklılıklarını ortadan kaldırmak değil, bu farklılıkların devletlerin egemenlik, güvenlik ve ortak jeopolitik çıkarlarının önüne geçmesini engelleyecek yeni bir siyasi anlayış geliştirmektir. Başka bir ifadeyle Avrupa’nın önündeki soru yeni bir Helsinki’nin, Batı Asya’nın önündeki soru ise yeni bir Westphalia’nın mümkün olup olmadığıdır. Her iki arayışın arkasında ise aynı küresel dönüşüm bulunmaktadır: Hegemonik üstünlüğün aşınması ve güç dengesinin uluslararası siyasetin temel belirleyicilerinden biri olarak yeniden öne çıkması.

HELSİNKİ’NİN TEMELİ: KARŞILIKLI GÜÇ KABULÜ

Helsinki sürecinin temelinde tarafların birbirlerini sevmeleri, ideolojik farklılıklarını azaltmaları veya ortak bir dünya görüşüne ulaşmaları bulunmuyordu. Tam tersine, Avrupa Güvenlik ve İş birliği Konferansı’nı (AGİK) mümkün kılan temel unsur, ABD ile Sovyetler Birliği’nin birbirlerini Avrupa güvenlik sisteminden çıkaramayacaklarını kabul etmeleriydi. Sovyetler Birliği, Varşova Paktı üzerinden Batı Avrupa’daki Amerikan askerî varlığını ve NATO’yu ortadan kaldırabilecek durumda değildi. ABD ve NATO da Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’daki askerî ve siyasi ağırlığını yok sayamıyordu. 1972’de başlayan hazırlık görüşmeleri ve 1973-1975 arasındaki müzakereler bu güç dengesi üzerinde gelişti. Bu konvansiyonel güç dengesi, stratejik düzeyde ABD ile Sovyetler Birliği arasında oluşan nükleer caydırıcılık dengesiyle tamamlanıyordu. Karşılıklı Garantilenmiş İmha (MAD) kapasitesinin büyük güçler arasında doğrudan savaşın maliyetini kabul edilemez seviyeye çıkarması, Avrupa’daki rekabetin ortadan kaldırılmasını değil, belirli kurallar ve güven artırıcı mekanizmalar içinde yönetilmesini gerekli kılıyordu.

1975 Helsinki Nihai Senedi ile sınırların dokunulmazlığı, devletlerin egemen eşitliği, kuvvet kullanmama, içişlerine müdahale etmeme, uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümü ve insan hakları aynı siyasi çerçeve içinde ele alındı. Böylece Avrupa güvenliği yalnız askerî caydırıcılığa değil, karşı tarafın varlığının ve güvenlik kaygılarının hesaba katıldığı bir siyasi denge anlayışına bağlandı. AGİK sürecinin sonraki yıllarda Belgrad, Madrid ve Viyana toplantılarıyla devam etmesi de Helsinki’nin tek seferlik bir diplomatik uzlaşma değil, Avrupa’daki stratejik rekabeti yönetmeye yönelik uzun vadeli bir süreç olarak tasarlandığını gösteriyordu.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle bu mimari yeni bir aşamaya geçti. Kasım 1990’da kabul edilen Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı (Charter) , Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Doğu-Batı bölünmesinin sona ermesi sonrasında Helsinki ilkelerini yeni döneme uyarladı. “Bölünmüş Avrupa’nın sona erdiği” anlayışı üzerine demokrasi, barış ve iş birliğine dayalı ortak bir Avrupa güvenlik alanı hedeflenirken, AGİK’in kurumsallaşmasının da önü açıldı. Paris Şartı ile aynı tarihsel dönemde oluşturulan Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması (AKKA/CFE) ise bu siyasi uzlaşmanın askerî-stratejik ayağını meydana getiriyordu. Kasım 1990’da NATO ve Varşova Paktı üyesi 22 devlet tarafından imzalanan antlaşma, Atlantik’ten Urallara kadar uzanan geniş coğrafyada konvansiyonel askerî kuvvetlere kapsamlı sınırlamalar getirdi. Beş temel silah kategorisinde (tanklar, zırhlı muharebe araçları, topçu sistemleri, savaş uçakları ve taarruz helikopterleri) iki blok için toplam tavanlar belirlenirken kuvvetlerin belirli bölgelerde aşırı yoğunlaşmasını önleyen bölgesel ve alt-bölgesel sınırlamalar da oluşturuldu. Özellikle Avrupa’nın kuzey ve güney kanatlarında aşırı kuvvet yığınağını sınırlayan “kanat (Flank) düzenlemeleri” Türkiye açısından da doğrudan önem taşıyordu. AKKA’nın amacı yalnızca toplam silah sayısını azaltmak değildi. Asıl stratejik hedef, taraflardan herhangi birinin kısa sürede büyük bir kuvvet yoğunluğu oluşturarak sürpriz saldırı veya geniş çaplı taarruz harekâtı başlatma kapasitesini azaltmaktı. Bunun için sayısal tavanların yanında ayrıntılı bilgi değişimi, askerî birlik ve teçhizat bildirimleri, yerinde denetimler ve doğrulama mekanizmaları oluşturuldu. Antlaşmanın uygulanması sonucunda on binlerce ağır silah sistemi imha edildi veya hizmet dışına çıkarıldı. Böylece Helsinki’de ortaya çıkan siyasi güvenlik anlayışı, AKKA ile ölçülebilir ve denetlenebilir bir askerî kuvvet dengesiyle desteklenmiş oldu.

Ancak AKKA’nın temelinde NATO-Varşova Paktı arasındaki iki bloklu askerî denge bulunuyordu. Varşova Paktı’nın 1991’de dağılması, Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkması ve daha sonraki yıllarda NATO’nun doğuya doğru genişlemesi antlaşmanın üzerine kurulduğu stratejik coğrafyayı kökten değiştirdi. Bu nedenle 1999 İstanbul AGİT Zirvesi’nde Uyarlanmış AKKA Antlaşması imzalanarak blok esaslı tavanların yerine devlet ve bölge esaslı sınırlamalara geçilmeye çalışıldı. Ancak yeni düzenleme hiçbir zaman bütün taraflar bakımından yürürlüğe giremedi ve AKKA sistemi zaman içinde ciddi biçimde aşındı. Bu arada AGİK’in kurumsallaşması devam etti ve 1 Ocak 1995’ten itibaren Avrupa Güvenlik ve İş birliği Teşkilatı (AGİT/OSCE) adını aldı. Böylece Helsinki’de başlayan süreç, sürekli kurumları, çatışma önleme faaliyetleri, güven ve güvenlik artırıcı önlemleri, saha misyonları ve seçim gözlem mekanizmaları bulunan daha kalıcı bir yapıya dönüştü.

SOĞUK SAVAŞ SONRASI GÜÇ DENGESİNİN BOZULMASI

Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılması bu sistemin dayandığı güç dengesini köklü biçimde değiştirdi. Rusya Federasyonu hukuken Sovyetler Birliği’nin temel ardılı olmakla birlikte, 1990’lı yıllarda ekonomik, askerî ve siyasi bakımdan Sovyet dönemindeki büyük güç kapasitesini önemli ölçüde kaybetmişti. ABD açısından ortaya çıkan tek kutuplu ortam, Rusya’nın Avrupa güvenlik mimarisinin eşit ağırlıklı büyük güçlerinden biri olarak kabul edilmesi yönündeki ihtiyacı da azalttı. Oysa 1990 Paris Şartı ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi, NATO ile Varşova Paktı arasındaki bloklaşmanın yerine Vancouver’dan Vladivostok’a uzanan daha kapsayıcı bir Avrupa güvenlik düzeninin geliştirilmesine imkân verebilirdi. Bunun yerine takip eden dönemde ABD, özellikle Bill Clinton ve George Bush’un başkanlıkları döneminde güçlü neocon politikalara teslim oldu ve Rusya’yı önce kuşatacak ve sonra parçalayacak vizyona yönelik olarak NATO merkezli güvenlik mimarisini genişletti. Böylece temeli 1975Helsinki Nihai Senedine dayanan AGİT, Avrupa güvenliğinin asli güç dengesi mekanizması olmaktan ziyade siyasi normlar, seçimler, insan hakları, kriz yönetimi ve güven artırıcı önlemler alanında faaliyet gösteren bir kuruma dönüştü.

YUGOSLAVYA’DAN NATO’NUN DOĞUYA GENİŞLEMESİNE

Bu dönüşümün Rusya açısından algılanışında Yugoslavya krizi önemli bir eşik oluşturdu. Yugoslavya’nın parçalanması, Bosna savaşı ve özellikle 1999 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin açık yetkilendirmesi olmaksızın gerçekleştirilen NATO’nun Yugoslavya harekâtı, Moskova’da Soğuk Savaş sonrasında oluşan yeni uluslararası sistemin Batı’nın askerî üstünlüğüne dayandığı yönündeki kanaati güçlendirdi. Yugoslavya’nın parçalanması aynı zamanda ABD’nin Balkanlar’daki jeopolitik ağırlığını artırırken Rusya’nın tarihsel etki alanını ve Adriyatik’e yönelik jeopolitik bağlantılarını önemli ölçüde zayıflattı. Böylece Moskova açısından Yugoslavya krizi yalnızca bir Balkan çatışması değil, Soğuk Savaş sonrasında Avrupa’daki güç dengesinin Rusya aleyhine yeniden şekillenmesinin önemli göstergelerinden biri haline geldi.

Aynı dönemde NATO’nun doğuya doğru genişlemesi, önce eski Varşova Paktı üyelerinin, ardından Baltık devletlerinin İttifaka katılmasıyla Rusya ile NATO arasındaki stratejik derinliği önemli ölçüde azalttı. Batılı devletler bu genişlemeyi bağımsız devletlerin kendi güvenlik tercihlerini yapma hakkı çerçevesinde değerlendirirken Moskova aynı süreci özellikle 2004’te Baltık ve Karadeniz ülkelerinin NATO’ya dahil olması ile Rusya’nın çevrelenmesi ve Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan zayıflığından yararlanılması şeklinde algıladı. Avrupa güvenlik düzeninin........

© 12punto