Gaybubet Şehri: Kadrajda Kalanlar, İstanbul’dan Kaybolanlar
Kumbaracı50’de Sanem Öge rejisi ve Burçak Çöllü’nün kalemiyle seyirciyle buluşan Gaybubet Şehri, artık göz önünde olmayan ancak bir zamanlar birçok İstanbulluyu kadrajına sığdıran Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan’ın hikâyesini merkezine alıyor. Oyun, çırak Manoli (Ceyda Akel), kimyager Leman (Gülhan Kadim) ve terzi Mediha’nın (Özlem Türkad) hafızalarında bıraktığı izlerle canlanan Maryam’ın bu üç figürün hayatına nasıl dokunduğunu; Beyoğlu ve İstanbul tarihinde nasıl iz bıraktığını ve hem yaptığı işin hem de kendisinin şehrin kültürel mirasının bir parçasına dönüşmesini anlatıyor.
Peki, kimdir bu Maryam Şahinyan ve İstanbul’un görsel hafızasındaki önemi nedir?
Maryam Şahinyan, 1915 sonrası Anadolu’dan İstanbul’a sığınan birçok Ermeni ailesinden birinin ferdi. Fotoğrafçılık serüveni, Beyoğlu’nda Yugoslav iki kardeş tarafından işletilen Foto Galatasaray’a ortak olan babasıyla başlıyor. Bir kadın olarak stüdyo fotoğrafçılığına adım atan Maryam, İstanbul’un yüzlerini, bedenlerini ve hikâyelerini günümüze taşıyan büyük bir hafıza kuruyor. Oyunun ana figürü Maryam’ı sahnede fiziksel olarak hiç görmüyoruz. Buna karşılık dijital ekranda, kürklü mantosu ve şapkasıyla İstiklal Caddesi’nde adeta meydan okurcasına yürürken beliriyor. Oyun boyunca Maryam’a hep başkalarının gözünden bakıyor; onu sahnedeki üç figürün anlatıları aracılığıyla tanıyoruz.
Maryam’ın temsili de Türkiye’nin farklı dönemleriyle birlikte dönüşüyor: 1930’larda eşi benzeri görülmemiş bir kadın fotoğrafçı; 1950’lerde ötekiliğin giderek belirginleştiği bir dönemde kimliğini saklamayan ama görünür de kılmayan bir “esnaf”; 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında ise Beyoğlu’nun çeşitliliğini kadrajına alan bir “bakış hırsızı”. Kadın, tüccar, azınlık ve semt sakini olarak Maryam, oyunda çok katmanlı bir “öteki” figürüne dönüşürken aynı zamanda şehrin hafızasını tutan bir arşivci ve görünmeyeni görünür kılan bir tanık olarak karşımızda duruyor.
Maryam’ı bize tanıtan ilk figür, manav Panayot’un bıçkın çırağı Manoli. Mübadele kapsamı dışında kalan İstanbul Rumlarının dünyasını temsil eden Manoli; aksanı, heyecanlı jest ve mimikleri, konuşkanlığı ve taklit yeteneğiyle 1930’ların İstanbul’unu sahnede canlandırıyor. Coşkulu anlatısı geçmişe döndükçe yerini melankoliye bırakıyor; şehrin eski sakinlerinden, gidenlerden ve İstanbul’un artık eskisi gibi olmayışından söz ediyor. Maryam’ın fotoğrafçılıktaki ilk yıllarını şaşkınlık ve hayranlıkla anlatan Manoli’nin “Kadın fotoğrafçı olur mu?” sorusu, dönemin toplumsal cinsiyet algısını........
