Çeyrek asrın hikayesi ve sessiz devrimin muarızları
Çeyrek asrın hikayesi ve sessiz devrimin muarızları
Bir önceki yazıda, çeyrek asırlık bir hikayenin ana aktörü olan AK Parti’nin nasıl kesintisiz iktidar olduğu üzerine bir değerlendirme yapmış ve AK Parti’nin hakim parti geleneğindeki yerine dair bir çerçeve çizmiştim. Erdoğan ve AK Parti’yi Türk demokrasi tarihi açısından mümtaz kılan hususlar üzerinde durmuş hem iç hem de dış politikadaki bazı kırılmalar dışarıda tutulduğunda, nasıl bir denklem üzerine siyaset yapıldığı ve bu siyaset tarzının iktidarın pekiştirilmesindeki önemine değinmiştim. Yazıyı, hakim partinin devam etme koşulları üzerine sonlandırırken sessiz devrimin pasif bir iktidar devri olmadığı aksine sürecinin hem içeride hem de dışarıda birçok meydan okumaya muhatap olduğuna değinmiştim. Bu yazı, sessiz devrim hikayesinin iç ve dış alanda karşılaştığı risk ve zorluklar üzerinden aktardığı gibi AK Parti ve Erdoğan’ın bu süreçleri nasıl yönettiği üzerine odaklanacak.
2001 yılında kurulan AK Parti’nin ertesi yıl yapılan seçimlerde iktidara gelmesi, partinin doğrudan iktidar olduğu anlamına gelmiyordu hiç kuşkusuz. Türkiye’nin 27 Mayıs sonrasında kurumsallaşan asker-sivil-aydın üçlüsünün oluşturduğu tarihsel blok, AK Parti iktidarına kadarki bütün süreçleri siyasetin üzerindeki vesayet unsurları marifetiyle kontrol etti. Dolayısıyla AK Parti’nin önündeki en önemli sınav, asker-sivil bürokrasi eliyle kurulan düzenin askıya alınması ve siyaset kurumunun merkeze taşınmasıydı. Çevrenin merkeze doğru ilerleyişi olarak da okunan AK Parti iktidarının ilk yılları bu nedenle her açıdan bürokratik oligarşi ile mücadele ile geçmiştir. Parti’nin bu bağlamdaki ilk ciddi sınavı, laiklik üzerinden oluşan çatışma hattı idi. Nitekim ilk yıllarda iktidarın gizli bir ajandası olduğu söylemi üzerinden inşa edilen bu gerginlik 2006 yılındaki Danıştay saldırısı sonrasında rejim ve milli güvenlik tehdidine dönüştürülmüş ve laiklik söylemi AK Parti üzerinde Demokles’in........
