menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Anlamayı bıraktık mı?

210 0
latest

Hayatın içinde yer tutan her şeyin bir hikayesi olduğunu, bir derinliği ve genişliği olduğunu unutmuş gibiyiz. Her şeyi yüzeyinden anlıyor, kabuğundan anlamlandırıyor, ötesiyle hiç ilgilenmiyoruz.

Oysa hemen her şeyin hakikati, aslî anlamı, sırrı, muhtevası ötelediğimiz o ‘öte’lerde gizli. Öte alem dediğimizde asıl, sonsuz ve baki hayatı kastetmiş oluyoruz ya, işte bu da öyle!

Bu derinliklere ve genişliklere bakamayan insanın, kendi içindeki o sonsuzluğu bulabilmesi ve bilebilmesi elbette mümkün değil! Bırakalım anlamayı bir tarafa, sonsuzun sonsuz ihtimallerini sezebilmesi bile mümkün değil neredeyse! Yani yaşadığı hayatı rutinin ötesine taşıyabilmesi, günübirlik yaşadıklarının ‘öte’sine geçebilmesi, dolayısıyla anlam dünyasını derinliklere açabilmesi, genişliğine büyütebilmesi, zihinsel ve kalbi kabiliyetlerini her dem yeniden tazeleyebilmesi de mümkün değil!

İnsanın yaşı sürekli büyürken, idrakinin hiç büyümüyor oluşu ne kadar keder verici bir şey! Saçları ağarırken içinin neredeyse hiç ağarmaması ne acı! İhtiyarlık adım adım yaklaşırken kendi ihtiyarının yavaş yavaş elinden kayıp gitmesi ne kadar üzücü!

Hayat makinesinin hareketini sağlayan bir dişli midir sadece insan? Hayatın içindeki her zerre bu kadar anlam yüklüyken ‘insan’ın kendini ‘şey’lerin anlamlarından bu kadar mahrum kılması reva mıdır? Hakikati aramak ve bulmak üzere bahşedilen nefeslerimizi yürüme bandını pürtelaş adımlayarak boş yere tüketmek, sonsuz anlamlarla dolu anları, dakikaları, saatleri, günleri hiçbir şey kazanamadan, kendimize hiçbir anlam katamadan yaşayıp geçmek gerçekten yaşamak mıdır?

Sohrab Sepehri’nin ‘Suyun Ayak Sesi’ ismini verdiği muazzam şiirinden bir bölüm: “Ben Müslümanım. / Kıblem bir kırmızı güldür, / Namazlığım bir pınar, / Mührüm ışıktır, / Ova seccadem. / Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım. / Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer, / Namazımın bütün zerreleri billurlaşır, / Namaz kaybolur taş görünür, / Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda, / Namaz kılarım ben. / Otların tekbirinden sonra, / Denizdeki dalganın kamedinden sonra/ Namaz kılarım”

Anlamı aramak her şeyin içindeki ‘şey’i aramaktır. Hayat teferruatının işaret ettiği aslı bulmaya yönelmektir. Meyvenin kabuğunu kemirerek yorulmak değil özüne inebilmektir. Nazarı her şeyin tek bir ‘şey’ olduğu istikamete çevirmektir. Nazarın ve istikametin aslında aynı şey olduğunu bilebilmektir. Renklerin ötesindeki rengi bulabilmektir. Anlamın içindeki sonsuz hakikatlerden tek bir hakikate varabilmektir.

“Bir şeyi düşünürken birçok başka düşünce üşüşüyor kafamın içine!” dedi güneşin batmasını bekleyenlerden biri. “Çünkü zihin toprağı bereketlidir, her düşünce bir başka düşüncenin tohumunu atar zihin toprağına, o taprağı işlemek, kurak ve çorak bırakmamak lazım!” dedi diğeri.

Sepehri’nin aynı şiirinden bir bölüm daha paylaşalım: “Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak. / Bizim işimiz belki de: / Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir. / Bilimin ötesine çadır kuralım, / Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp / Sofraya oturalım, / Sabah güneş doğarken doğalım, / Heyecanları serbest bırakalım, / Uzayın, rengin, sesin, pencerenin / Anlamını tazeleyelim, / Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim, / İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım, / Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım, / Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım, / Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından / Yükseltelim, / Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.”

“Bir bilsen” dedi meczup, “sen hiç dönüp bakmasan da alemin bin bir gözü hep senin üstünde!”


© Yeni Şafak