“Kapıların açıldığı 23 yıl önceden anılar…”
(Harper Orhon, 23 yıl önce, 23 Nisan 2003’te barikatların açıldığı günlerden hatıralarını kaleme aldı ve sosyal medya sayfasında paylaştı… Bu değerli yazısını teşekkürlerimizle iktibas ediyoruz. S.U.)
Kapılar açıldı dendi, birden bire, ansızın karşılıklı geçişler başladı. Ne oldu da açıldı anlamamıştık. TV den gördük kapıdaki izdihamı.
Evde oturuyoruz, Rum evinde, biz yapmadık, ne tuğlasını koyduk ne sıvasını yaptık, bir boya sürdük, bir de çürüyen parkelerin yerine mermer koyduk o kadar. Ne bahçedeki gülleri ektik, ne yerli yusufları ne de, yediveren ekşi ağacını. Talvardaki verigo üzümleri bile biz ekmedik, boydan boya erik sertliğinde üzümler. Hepsi hazırdı. Bir elma ağacını ektim. Boş bir yere. Savaşta yanan Anayasa restoranttan söktüm, kurumak üzereydi…
“Cezvedeki kahve duruyordu eve biz girdiğimizde…”
Evde bekliyorduk sahiplerini gelecekler mi diye. Kimdiler, neyin nesi idiler. Evin sahibi bir askerdi, tıpkı babam gibi o da ölmüş müydü acaba bu anlamsız savaşta. Fotoğraflarını bırakıp gitmişlerdi, tıpkı gazocağını, buzluğu ve giysilerini, hatta anılarını. Cezvedeki kahve duruyordu eve biz girdiğimizde. Kurumuştu, çatlamıştı, cezvedeki kahve. Fotoğraflardan tanıyorduk evde anılarını bırakarak giden Rumları. Tıpkı 10 yıl önce annemin anılarını bırakıp gittiği Kaymaklı’daki evimiz gibi. Biz de gidiyorduk evimizi görmeye, kim bilir duvarlarında annem neleri duyuyordu yankılanan anıların içinde duvarlardan gelen seslerde. Ben mesela o evde doğmamıştım, hiç bir anım yoktu bahçedeki çala bademden yememden başka.
“Annemin topladığı fotoğraflar…”
Sonra birileri yürümeye başladı sokaktan ürkek bakışlarla suçlu gibi. biz onlara bakıyorduk onlar bize. Annem “Rumdurlar galiba” dedi. Gözler kilitlendi, cesaret buldular, sordular, askeri bölgede imiş evleri “Nasıl görürüz?” diye. Annem “Biz de giremeyiz oraya” dedi. Başları düştü öne. Ertesi gün yandaki evin sahibi geldi. Evi yıkılmış yerine apartman yapılmıştı. Evini sordu bize. Gözleri doluydu kadının. Annem bize çağırdı, oturttu, bir kahve ikramı nenemden geldi. Biraz sohbet, sonra aşağıdan bir karton kutu ile geldi annem. Bayağı ağır bir kutu idi. Mahalleye ilk gelenlerden idik. Arka ev, yan ev, nerede fotoğraf varsa topladı annem. Açtı kutuyu, ilk onların albümü çıktı kutudan tesadüfen. Göz yaşları sel oldu. Annem de ağlıyor, nenem de, Rumlar da. Anılar kaybolan fotoğraflarla yeniden hayat buluyor kaçmak zorunda kalan insanların belleğinde.
Annem soruyor, “Sahiplerine verebilirmisiniz bu fotoğrafları?” Sevinçle aldılar, sonradan öğrendik hepsini bulmuşlar fotoğrafların sahiplerini. Kocası Rumlar tarafından öldürülmüş bir kadın annem...
“Onlardan cesaret alıp geldi evsahipleri…”
Onlardan cesaret alıp geldiler evin sahipleri. Adam RMM’den (Rum Milli Muhafız Ordusu’ndan) emekli olmuş binbaşı rütbesiyle. İçeri buyur ettik severek beğenerek aldıkları evin kapısından içeri girdiler bir yabancı gibi. Kendilerinin bıraktığı koltuğa oturdular, 29 yıl sonra belki de kendi sıcaklıklarını hissettiler tekrar o koltuklarda. Onların bıraktığı boy aynasında kendilerine baktılar. Aynada kendilerini gördüler 29 yıl sonra. Belki de evden çıkarken son bir bakış atmışlardı o günkü yüzleri ile. Belki de parlak kırışıksız bir yüze sahiptiler. Bu güne yüzlerindeki izler değişmiş, bakışlar farklılaşmış, ayna bile tanımamıştır belki de kendine bakan bu yüzleri. Ya onlar eski görüntülerini mi görmek isterlerdi aynada. Mümkün değildi ki bizlerin suretleri karışmıştı boy aynasında, onların görüntüleri üzerine.
“Beyrut’tan bir tepsi…”
Duvarda bir şömine üzerinde iki bronz şamdan ve güllerin arasındaki babamın rütbeli mücahit resmine baktılar. Aynadan........
