menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kapıyı çalan kim?

7 0
26.05.2026

İnsan bazen durup kendine şu soruyu sormalı: “Ben  neye ve neden inanıyorum?” Çünkü iman, sadece “inanıyorum” demekle geçilecek bir mesele değildir. Bir ömür süren, kalpte taşınan, bazen gözyaşıyla yoğrulan bir hakikattir.

Büyük âlim Saadeddin Taftazanî imanı tarif ederken şöyle der: “İman, kulun cüz’î iradesini kullandıktan sonra Cenab-ı Hakk’ın o kulunun kalbine ilka ettiği bir nurdur.” Demek ki iman, ne tamamen bizimdir… Ne de bizden tamamen bağımsızdır… Bir düşünün… Aynı sokakta büyüyen iki insan… Aynı ezanı işiten, aynı Kur’ân’ı duyan iki kalp… Biri secdeye kapanıyor, diğeri yüz çeviriyor.

Neden? Çünkü kapıyı çalmak gerekir… Aramak gerekir… İstemek gerekir ki bulsun. Ve arayan Mevla’sını muhakkak bulur…

Ama işte o noktadan sonra, insanın eli bir yere kadar uzanır. Kapının ardı artık onun kudretinde değildir.

Peygamber Efendimiz (asm) bile sevdiği insanları imana getiremedi. Çünkü kalplerin sahibi başkasıydı. Ve o yüzden ellerini semaya kaldırıp şöyle yalvardı: “Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.”

Bu dua, aslında hepimizin duası değil mi? Çünkü iman… Bir kere kazanılıp kenara konulan bir şey değil.

Bazen artar… Bazen zayıflar… Bazen insanın içinden kayıp gidiyormuş gibi olur… Ve insan o zaman anlar: Bu, benim tuttuğum bir şey değil… Benim tutulduğum bir şey…

Âlimler boşuna “iman nurdur” dememiş. Ebu Hamid el-Gazalî der ki: İman, kalpte doğan bir yakîndir.

Ama o yakîn, sadece kitap okuyarak gelmez… O, bir lütuftur. Bazen bir ayetle gelir… Bazen bir........

© Yeni Asya