Hakikat arayışı ve zansız bir hayat
Aksi takdirde, araştırılmadan ve hakkında kesin bilgi sahibi olunmadan kabul edilen haberler, insanı ağır bir sorumluluk altına sokar. Aynı zamanda hakkı ve hakikati bulamayan kimse, fuzulî ve malayanî işlerle meşgul olur; bu da insanın yaratılış gayesine aykırıdır.
İsrâ suresi 36. ayette şöyle buyrulur: “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur.” İnsanın akıl ve bilgi süzgecinden geçirmediği her malumat, onu hem dünyevi hem de uhrevi bir vebal altına sokar; ömrünü fuzulî işlerle zayi etmesine neden olur. Hakikati aramamak, insanın yaratılış gayesinden uzaklaşarak enerjisini boşlukta harcaması demektir.
“Zandan sakınınız. Zannın bir kısmı haksızlık ve yalandır. Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın, kusur görmeye çalışmayın, rekabet etmeyin, haset etmeyin...” (Buharî, Edeb, 57). Bu hadis-i şerif; mesnetsiz iddiaların ve delilsiz hükümlerin peşinden koşmayı yasakladığı gibi, bu tür davranışların haksızlık ve yalan olduğunu da ihtar etmektedir. İnsanın kesin delillere dayanmayan ön yargılarla (zan) hareket etmesi, hem bireyin adalet duygusunu zedeler hem de toplumsal güveni sarsar. Hadis; dedikodu, tecessüs (gizli hâlleri araştırma) ve haset gibi kötü huyların aslında temelsiz kabullerin birer ürünü olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Sağlıklı bir toplum, zanna dayalı fitnelerle değil, hakikate dayanan adalet ve sevgiyle inşa edilir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin Muhakemat adlı eserinde dile getirdiği, “Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur. Hakikati tanımayan, hayalâta sapar. Sırat-ı müstakîmi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvazenesiz ve mizansız olan........
