24 saat açık öğretmen!
Sosyal medyada dolaşan bir mesaja denk geldim. Okurken sadece bir mesaj okumadım; bir zihniyetin satır aralarına sızdığını gördüm. Ve açıkçası, bazı cümleler vardır… sadece kulağınıza gelmez; içinize düşer, orada kalır, yankılanır.
“Ben o okula bir yıl için 400.000 lira veriyorsam 7 gün 24 saat ulaşabilmeliyim size…”
Bu bir şikâyet cümlesi değil. Bu, eğitime bakışın net bir fotoğrafı. Ve o fotoğrafa dikkatlice baktığınızda şunu fark ediyorsunuz: Çocuk yok.
Eğitim, çoğu zaman yanlış bir yerden tarif ediliyor. Sanki satın alınan bir hizmet, talep edildiğinde anında karşılık verilmesi gereken bir sistem gibi… Oysa eğitim; bir ürün değil, bir süreçtir. Bir “müşteri ilişkisi” değil, bir “insan ilişkisi”dir. İçinde emek vardır, sabır vardır, zaman vardır. En önemlisi de karşılıklı güven vardır.
“Parayı ben veriyorum” cümlesi, işte tam da bu güvenin kırıldığı yerdir. Çünkü o cümle kurulduğu anda öğretmen; bir yol gösterici olmaktan çıkar, bir hizmet sağlayıcıya indirgenir. Değeri, bilgisiyle değil; ulaşılabilirliğiyle ölçülmeye başlanır.
Oysa öğretmen, her an telefona cevap veren kişi değildir. Öğretmen; gece yatağa yattığında bile öğrencisini düşünen, bir sonraki gün onu nasıl daha iyi anlayabileceğini kurgulayan kişidir. Her mesajı anında cevaplamak zorunda olan değil; doğru zamanda doğru dokunuşu yapması gereken kişidir.
Eğitimde “erişilebilirlik” elbette önemlidir. Ama sınırsız erişim beklentisi, ilişkinin doğasını bozar. Çünkü sınır olmayan yerde denge de olmaz. Öğretmenin de bir hayatı, bir zihinsel alanı, bir dinlenme hakkı vardır. Ve iyi bir öğretmen, ancak kendi iç dengesini koruyabildiğinde çocuklara gerçekten fayda sağlayabilir.
Bir başka mesele de şu: Biz neyi satın aldığımızı gerçekten biliyor muyuz?
Bir okul ücretini ödemek; öğretmenin zamanını satın almak değildir. O, bir çocuğun gelişim yolculuğuna dahil olma hakkıdır. Rehberlik alma hakkıdır. Ama bu hak, öğretmenin tüm yaşam alanını kapsayan bir “süresiz erişim” anlamına gelmez.
Çünkü eğitim, anlık cevaplarla değil; doğru sorularla ilerler.
Ve çoğu zaman bir çocuğun ihtiyacı olan şey; velisinin gece yarısı sorduğu bir ödev sorusunun cevabı değil, o ödevi kendi başına düşünebilme fırsatıdır. Öğretmenin görevi de zaten her soruya cevap vermek değil; çocuğun doğru soruları sormasını sağlamaktır.
Belki de asıl sormamız gereken şunlar:
Biz çocuklarımız için ne istiyoruz?
Her an ulaşılabilen öğretmenler mi?
Yoksa gerçekten onları anlayan, gelişimlerini takip eden, doğru zamanda doğru yönlendirmeyi yapan rehberler mi?
Çünkü bu ikisi aynı şey değil.
Eğitim, hızla cevaplanan mesajlar değil; zamanla inşa edilen bir bağdır. Ve o bağ, saygıyla beslenir. Öğretmenin emeğine, zamanına, sınırlarına duyulan saygıyla…
Unutmamak gerekir ki bir öğretmenin değeri, kaç çağrıya cevap verdiğiyle değil; kaç çocuğun hayatına dokunduğuyla ölçülür.
Ve bir çocuk…Ancak anlaşılabildiği yerde büyür.
Tüm öğretmenlerimize saygıyla.
