AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’NİN ORTADOĞU’DA REJİM DÖNÜŞÜMLERİ STRATEJİSİ
SİYASAL İSLAM, DEVLET ZAYIFLATMA VE JEOPOLİTİK YENİDEN YAPILANMA
Sefa Yürükel
ULUSLARARASI SİSTEMDE ORTADOĞU’NUN YAPISAL KONUMU
Uluslararası sistem, güç merkezleri arasında eşitsizliğe dayalı bir yapı sergilemektedir. Bu yapı içerisinde Ortadoğu, istikrarsızlık üretme potansiyeli yüksek, dış müdahaleye açık ve sürekli yeniden düzenlenen bir coğrafya olarak konumlanmaktadır. Bölgenin siyasal yapıları, küresel güçlerin çıkar hesaplarına doğrudan temas eden bir kırılganlık üretmiştir.
Ortadoğu’nun jeopolitik değeri yalnızca hidrokarbon kaynaklarından ibaret değildir. Deniz yolları, kara geçişleri, enerji nakil hatları ve demografik yoğunluk, bölgeyi küresel stratejik planlamanın vazgeçilmez unsuru hâline getirmiştir. Bu nedenle bölge devletlerinin iç siyasal düzenleri, büyük güçlerin doğrudan ilgi alanına girmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde Ortadoğu’yu küresel hegemonik düzenin ayrılmaz bir parçası olarak ele almıştır. Bu yaklaşım, bölgeye yönelik politikalarda süreklilik üretmiş, yönetim değişikliklerine rağmen temel stratejik yönelimler korunmuştur. Siyasal söylemler değişmiş, yöntemler farklılaşmış, ancak nihai hedefler sabit kalmıştır.
Ortadoğu’da güçlü, kurumsallaşmış ve bağımsız karar alma kapasitesine sahip devlet yapıları, hegemonik düzen açısından risk unsuru olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle bölge, merkezi devlet otoritesinin zayıflatıldığı, toplumsal fay hatlarının derinleştirildiği ve siyasal meşruiyetin aşındırıldığı bir dönüşüm sürecine sokulmuştur.
Bu bağlamda siyasal ideolojiler, özellikle de din temelli hareketler, jeopolitik mühendisliğin işlevsel araçları hâline gelmiştir. Siyasal İslam, hem toplumsal mobilizasyon kapasitesi hem de kurumsal devleti aşındırıcı etkisi nedeniyle tercih edilen bir araç olarak öne çıkmıştır.
TEORİK ÇERÇEVE: REALİZM, HEGEMONYA VE MÜDAHALE
Uluslararası ilişkiler disiplininde realizm, devlet davranışlarını açıklamada en baskın teorik yaklaşımlardan biridir. Bu yaklaşım, devletlerin dış politikalarını ahlaki normlar yerine güç, güvenlik ve çıkar maksimizasyonu üzerinden değerlendirmektedir. ABD’nin Ortadoğu politikaları bu çerçeveyle yüksek düzeyde örtüşmektedir.
Güç politikası anlayışı, müttefiklik ilişkilerini geçici ve koşullu olarak tanımlar. Ortadoğu’da ABD tarafından desteklenen rejimlerin büyük bölümü, işlevlerini yitirdikleri anda sistem dışına itilmiştir. Bu durum, dış politika kararlarının kişilere veya rejim türlerine değil, doğrudan stratejik faydaya dayandığını göstermektedir.
Çıkar merkezli yaklaşım, ideolojik tutarlılığı zorunlu kılmaz. ABD, laik, monarşik, askeri ya da dinî referanslı yönetimlerle eş zamanlı olarak çalışabilmiştir. Belirleyici unsur, bu yapıların bölgesel güç dengelerini ne ölçüde kontrol altında tuttuğudur.
Bu perspektifte insan hakları, demokrasi veya özgürlük söylemleri ikincil nitelik taşımaktadır. Bu kavramlar, çoğunlukla dış müdahaleler için meşruiyet üretme aracı olarak kullanılmıştır. Asıl belirleyici olan, stratejik sonuçtur.
Ortadoğu örneğinde çıkar merkezli yaklaşım, devletlerin iç siyasal yapılarının dönüştürülmesini meşru bir dış politika aracı hâline getirmiştir. Rejimlerin iç istikrarı, küresel dengeye katkı sunduğu sürece önemsenmiştir.
Hegemonik istikrar teorisi, küresel düzenin baskın bir güç tarafından sürdürülebileceğini öne sürer. Ancak bu istikrar, her bölgede mutlak düzen anlamına gelmemektedir. Ortadoğu, bu teorinin kontrollü kaos kavramıyla birlikte ele alındığı özel bir alan hâline gelmiştir.
Kontrollü kaos, mutlak çöküş yerine sürekli kriz üretimini ifade eder. Bu yöntemle bölge devletleri ne tamamen çöker ne de bağımsız bir güç odağı hâline gelir. Ortadoğu’da sürdürülen siyasal düzen, bu denge üzerine kurulmuştur.
Sürekli kriz ortamı, dış müdahaleleri olağanlaştırır. Devletlerin iç işlerine müdahale, güvenlik gerekçesiyle meşrulaştırılır. Bu durum, egemenlik kavramının fiilen aşınmasına yol açar.
Hegemonik güç açısından kaos, maliyeti düşük ve esnek bir kontrol mekanizması sunar. Doğrudan işgal yerine yerel aktörler ve vekil güçler devreye sokulur. Bu yöntem, siyasal sorumluluğun dağılmasını sağlar.
Ortadoğu’da yaşanan uzun süreli istikrarsızlık, başarısızlık değil, sistematik bir tercihin sonucudur. Devletlerin kendi iç dinamikleriyle toparlanması, bu yapı içerisinde engellenmiştir.
Rejim değişikliği, uluslararası ilişkilerde normatif değil işlevsel bir kavram olarak kullanılmıştır. Ortadoğu’da rejim değişikliği, çoğu zaman demokratikleşme söylemiyle sunulmuş ancak sonuçlar bu yönde olmamıştır.
Bu kavram, yalnızca iktidarın devrilmesini değil, devletin kurumsal kapasitesinin zayıflatılmasını da içermektedir. Rejim değişikliği sonrası oluşan boşluklar, kalıcı istikrarsızlık üretmiştir.
Doğrudan askeri müdahaleler kadar dolaylı siyasal dönüşümler de bu sürecin parçasıdır. Siyasal hareketlerin desteklenmesi, ekonomik baskılar ve diplomatik izolasyon bu araçlar arasında yer alır.
Rejim değişikliği uygulamalarında yerel aktörler merkezi rol üstlenmiştir. Bu aktörler, dış destekle iktidara taşınmış, ancak uzun vadede toplumsal meşruiyet üretememiştir.
Ortadoğu’da rejim değişikliği pratiği, devletlerin yeniden inşasını değil, yönetilebilir kırılganlık üretimini hedeflemiştir. Bu durum, bölgesel düzenin kalıcı biçimde zayıflamasına neden olmuştur.
İRAN: MONARŞİDEN TEOCRATİK REJİME GEÇİŞ
İran’da Pehlevi monarşisi, Soğuk Savaş bağlamında ABD’nin Ortadoğu’daki temel dayanaklarından biri olarak konumlandırılmıştır. Şah yönetimi, Sovyetler Birliği’nin güney yönlü genişlemesini sınırlayan bir tampon işlevi görmüş ve Batı ittifak sistemine eklemlenmiştir. Bu konum, İran’ı yalnızca bölgesel bir aktör değil, küresel güç dengelerinin bir unsuru hâline getirmiştir.
Şah rejiminin dış politika yönelimi, Batı merkezli güvenlik mimarisiyle uyumlu biçimde inşa edilmiştir. Askerî modernizasyon, istihbarat iş birliği ve enerji politikaları bu uyumun somut göstergeleri olmuştur. İran, bu dönemde bölgesel istikrarın sağlanmasında vekil bir güç olarak değerlendirilmiştir.
Ancak rejimin iç siyasal yapısı, dış destekle ters orantılı bir kırılganlık üretmiştir. Otoriter yönetim tarzı, siyasal katılımın sınırlanması ve toplumsal taleplerin bastırılması, meşruiyet krizini derinleştirmiştir. Devlet, toplumsal tabanından koparak yalnızca güvenlik aygıtlarına dayanan bir yapıya evrilmiştir.
Petrol gelirlerinin merkezileşmesi ve kalkınma politikalarının toplumsal adaleti gözetmemesi, sınıfsal ve ideolojik muhalefeti güçlendirmiştir. Bu süreç, rejimin sürdürülebilirliğini zayıflatan temel unsurlardan biri olmuştur.
Şah yönetiminin jeopolitik değeri yüksek olmakla birlikte, iç meşruiyetinin aşınması, uzun vadeli stratejik risk üretmiştir. Bu risk, dış destekle telafi edilemeyecek bir noktaya ulaşmıştır.
1970’li yıllara gelindiğinde İran’da siyasal sistem, çok katmanlı bir krizle karşı karşıya kalmıştır. Ekonomik modernleşme, siyasal liberalizasyonla desteklenmediği için toplumsal talepler bastırılmıştır. Bu durum, rejimin reform kapasitesini ortadan kaldırmıştır.
Muhalefet hareketleri, ideolojik olarak heterojen bir yapı sergilemiştir. Sol gruplar, milliyetçi unsurlar ve dinî ağlar eş zamanlı olarak rejime karşı konumlanmıştır. Bu çeşitlilik, muhalefetin kısa vadede genişlemesini sağlamış, ancak uzun vadede yönsüzlük üretmiştir.
Devletin güvenlikçi refleksleri, krizi yönetmek yerine derinleştirmiştir. Baskı araçlarının yoğun kullanımı, rejimin meşruiyetini daha da zayıflatmıştır. Siyasal alanın tamamen kapatılması, alternatif ideolojilerin güç kazanmasına yol açmıştır.
Bu ortamda dinî söylem, geniş kitleleri mobilize etme kapasitesi nedeniyle öne çıkmıştır. Dini ağlar, hem örgütlenme imkânı hem de sembolik meşruiyet sağlamıştır. Siyasal İslam, muhalefetin ortak paydası hâline gelmiştir.
Rejim krizi, yalnızca iktidar değişimini değil, devletin ideolojik yöneliminin köklü biçimde dönüşmesini mümkün kılan bir zemin oluşturmuştur.
Humeyni’nin siyasal figür olarak yükselişi, İran’daki güç boşluğunun doğrudan sonucudur. Dini otorite, bu süreçte siyasal liderliğe dönüşmüştür. Bu dönüşüm, devletin ideolojik çerçevesini radikal biçimde değiştirmiştir.
Humeyni’nin sürgün döneminde siyasal faaliyetlerini sürdürebilmesi, uluslararası sistemin bu dönüşüme engel oluşturmadığını göstermektedir. Bu durum, rejim değişiminin dış faktörlerden bağımsız ele alınamayacağını ortaya koymaktadır.
İktidarın ele geçirilmesiyle birlikte siyasal İslam, devletin kurucu ideolojisi hâline gelmiştir. Bu yeni yapı, toplumsal muhalefeti bastırırken aynı zamanda devleti ideolojik olarak merkezileştirmiştir.
Yeni rejim, Batı karşıtı söylemi iç politikada meşruiyet üretme aracı olarak kullanmıştır. Dış tehdit algısı, iç konsolidasyonu sağlamanın temel unsurlarından biri olmuştur.
Bu süreçte İran, uluslararası sistemle çatışmalı bir konuma itilmiş, ancak aynı zamanda bölgesel krizlerin merkezine yerleştirilmiştir.
İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte ülke, uzun süreli bir izolasyon sürecine girmiştir. Yaptırımlar, diplomatik baskılar ve ekonomik kısıtlamalar, rejimin hareket alanını daraltmıştır.
Bu baskılar, devlet kapasitesini zayıflatmakla birlikte rejimin iç meşruiyetini tamamen ortadan kaldırmamıştır. Aksine, dış tehdit algısı, rejimin ideolojik söylemini güçlendirmiştir.
Ekonomik yıpranma, toplumsal refahı düşürmüş ve uzun vadeli yapısal sorunlar üretmiştir. İran ekonomisi, krizlere açık bir hâle gelmiştir.
Uluslararası sistemle yaşanan çatışma, İran’ı bölgesel vekâlet ilişkilerine yöneltmiştir. Bu durum, ülkeyi sürekli kriz üreten bir aktör konumuna taşımıştır.
Devrim sonrası İran, güçlü bir bölgesel devlet olmaktan ziyade, kontrollü biçimde yıpratılan bir jeopolitik unsur hâline getirilmiştir.
İran’daki rejim dönüşümü, Ortadoğu genelinde ideolojik yayılım potansiyeli taşımıştır. Siyasal İslam, yalnızca İran’a özgü bir yapı olmaktan çıkarak bölgesel bir referans noktası hâline gelmiştir.
Bu ideolojik yayılım, mezhepsel fay hatlarını derinleştirmiştir. Şii-Sünni ayrımı, siyasal rekabetin temel eksenlerinden biri hâline gelmiştir.
İran modeli, bölge devletlerinde güvenlik kaygılarını artırmış ve silahlanma eğilimlerini güçlendirmiştir. Bu durum, bölgesel istikrarsızlığı kalıcılaştırmıştır.
Bölgesel güç dengeleri, İran’ın varlığı üzerinden yeniden tanımlanmıştır. Bu yeniden tanımlama, dış müdahalelere zemin hazırlamıştır.
Sonuç olarak İran’daki rejim değişimi, yalnızca ulusal değil, bölgesel düzeyde de yapısal sonuçlar üretmiştir.
İRAN–IRAK SAVAŞI: ÇİFTE YIPRATMA STRATEJİSİ
İran–Irak Savaşı, bölgesel bir çatışma olmanın ötesinde küresel güç dengeleriyle doğrudan bağlantılıdır. Savaş, iki potansiyel bölgesel gücün aynı anda zayıflatılması için elverişli bir zemin oluşturmuştur.
Devrim sonrası İran’ın ideolojik yayılımı, Irak açısından doğrudan bir tehdit olarak algılanmıştır. Bu algı, savaşın meşruiyet zeminini oluşturmuştur.
Irak yönetimi, savaş sürecinde bölgesel denge unsuru olarak konumlandırılmıştır. Bu konum, uluslararası sistemin örtük desteğini beraberinde getirmiştir.
Savaşın başlaması, diplomatik yollarla engellenmemiştir. Bu durum, çatışmanın sistemsel olarak tolere edildiğini göstermektedir.
Jeopolitik bağlam, savaşın kısa sürede sona erdirilmesini değil, uzamasını teşvik etmiştir.
Savaş sürecinde taraflardan birinin kesin........
