menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tarihte Birleştirici Bir Aktör Olarak Türkler

30 0
31.12.2025

Tarihte Birleştirici Bir Aktör Olarak Türkler

Türkler, yalnızca fetheden bir güç müydü, yoksa farklı kültürleri birleştiren bir irade mi? Kurdukları her devlet, adaletin ve törenin hayat bulduğu bir medeniyet merkeziydi. Peki onları öne çıkaran, savaşlardaki zaferleri mi, yoksa insanları bir arada tutan bilgelikleri miydi?

...

Türkler tarihin erken dönemlerinde, milattan önceki çağlarda birçok devlet kurmuş ve bu yönüyle devletli bir millet olarak temayüz etmişlerdir. Devlet adı verilen teşkilât ise insanları bir araya getiren ve birleştiren siyasi bir bünye olmuştur. Öte yandan devletli insanlar bağımsız bir siyasi ve toplumsal çerçeve içinde birbirine yakınlaşma ve nihayetinde millet olma sürecine girmişlerdir.

Türklerin devletin dini olarak İslamiyet’i kabul ettiği M.S. X. yüzyıla kadar kurmuş olduğu devletler bozkır merkezliydi ve konar-göçer hayat yaşayan kitlelere dayanmaktaydı. Söz konusu devletlerin en önemli özelliği, sabit merkezlerinin olmaması ve yüksek düzeyde savaşma imkân ve kabiliyetlerine sahip ordularıyla oldukça geniş coğrafyalara hükmetmeleriydi. Farklı boylardan oluşan konar-göçer bozkır devletleri yerleşik devletlerin veya şehirlerin değil, savaş gücüne sahip konar-göçerlerin bir araya gelmesiyle kurulmaktaydı.

Tanrı’dan alınan ve meşruiyet ile elde tutulabilen “kut” sahibi bir aile, devleti kurardı. Merkeziyetçi yapının güçlü olması, devletin ücra köşelerine müdahale etme kabiliyetine bağlıydı; aksi halde bozkır dinamikleri devlete bağlı boyların isyanını beraberinde getirirdi.

Hunlardan başlamak üzere, IX. yüzyıla kadar kurulmuş olan İslamiyet’ten önceki konar-göçer yapıya sahip büyük Türk devletlerinin merkezi, esasen Orhun Vadisi’nde olduğu düşünülen Ötüken idi; IX.-X. yüzyıldan sonraki devletlerin ise şehirli ve konar-göçer bozkır geleneklerini birleştiren Müslüman atlı savaşçıların zengin ticaret şehirlerini siyasi merkez yapmalarıyla kuruldu.

Bıçak (2019, 72), Türk devlet anlayışını incelemiş ve bunun kendine özgü niteliklere sahip olduğu neticesine varmıştır. O şöyle yazar: “Yaşama şartları ve coğrafya, toplumun oluşma şartları, değer dizileri, ilişki içinde olduğu toplumlar, karşılaştıkları sorunlar, üyesi oldukları medeniyetler, Türk devlet anlayışını oluşturmuşlardır. Türklerin iktisadi yapıları nedeniyle sürekli yer değiştirmeleri, teşkilâtlı boylar hâlinde yaşamaları, toprak mülkiyetine dayalı sınıfların olmaması, ruhban sınıfının bulunmaması, tarih sahnesine devletli olarak çıkmaları ve tarih düşünceleri, devletin, Türk evren tasavvurunun, kültürünün, düşüncesinin, yaşayışının merkezine yerleşmesine neden olmuştur. Devletin merkezi konumu, kültürel yapıyı yönlendirdiği gibi, düşünce üretiminde de baskın olmuştur".2

Türkler; devletlerinin veya devleti kuranların adını, hâkimiyet altına alınanlara verirlerdi. Umumiyetle devlete bağlı olan herkes aynı adı taşıyordu. Bu ise köklü bir devlet geleneğini ve gelişmiş bir siyaset kültürünü gösteriyordu. Türkistan’da idareyi hangi Türk kesimi ele almışsa, onlara bağlı olan bütün Türkler de aynı adla anılmışlardı; Selçuklu ve Osmanlı çağında da öyle olmuştu.3 Buna dair erken dönemlerden itibaren verebileceğimiz örnekler vardır. Hun hükümdarı Modu (Mete) MÖ 176 yılında Çin İmparatoruna gönderdiği mektupta şöyle diyordu: “Tanrı’nın yardımıyla memurlarımız, askerlerimiz iyi durumdadır, atlarımız güçlü kuvvetlidir, Yuezhi’ları yok ettik, hepsinin ya kelleleri, canları alındı, ya da tabi oldular ve halledildiler. Loulan, Wusun, Hujie ve onların tarafındaki 26 memleketin hepsi artık Hun oldu”.4 Bu ifadelerden anlaşıldığı gibi kökeni ve adı ne olursa olsun, devlet çatısı altındaki herkes artık “Hun” idi. Bu anlayış bütün Türk tarihinde mevcuttur. Göktürk Kağanlığı çatısı altındakiler de Türk olarak adlandırılıyordu. Bunu çok iyi bilen Çinliler de Çin sınırlarının kuzeyindeki bütün insanlara çoğu kez Türk diyordu.5 Bilge Tonyukuk, Göktürk Kağanlığı’nın nüfusundan bahsederken, devlete bağlı bütün halkı, “Türk” olarak adlandırıyordu.6 Orhun Yazıtları’nda da Göktürk Kağanlığı bünyesindeki boyların Türk olarak anıldığı ifadeler vardır: “Türgiş Kağanı, Türkümüz, milletimiz idi” (Kül Tegin, Doğu/18); “Dokuz Oğuz milleti kendi milletimiz idi” (Kül Tegin, Kuzey/4); “Türk Sir Milleti” (Tonyukuk, Batı/3).7 Bilge Kağan, kendisine bağlı halka hitap ederken daima “Türk milleti” (Türk budun) diyordu. Uygurlar 605 yılından sonra Pugu, Tongra, Bayırku, Fuluo boylarıyla birleşip isyan ederek kısa süreliğine Göktürklerden ayrıldılar. Çin kaynakları bu ayrılanların hepsine toptan olarak “Uygur” denildiğini kaydetmektedir.8 Bu gelenek günümüze kadar gelmiştir. Osmanlı Devleti’nde millet fikri sadece Türkleri kapsamıyordu; “mülk-ü millet” ifadesi devletin çatısı altındaki herkes için kullanılıyordu.9

Göktürk çağında Türk adı yalnızca Türk kavminin adı değildi: daha çok Türk devletini karşılayan geniş bir deyimdi. Işbara Kağan, Çin İmparatoru’na “Türk devletinin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana elli yıl geçti” diyordu. Burada söz konusu olan devlet adıydı. Yazıtlarda Türk sözü daha çok “Türk budun” biçiminde geçmekteydi ki bu da Türk milleti anlamına geliyordu. Türk töresi, Türk Kağan, Türk ili vb. ifadeler sadece devleti kuran küçük bir Türk kesimi için değil, büyük bir siyasal yapı olan Türk Kağanlığı için söylenmiş olsa gerekti.10 Osmanlı aydınları XVI. yüzyılda Türk milletine mensup olma şuuru vardı. Kemalpaşazâde yazdığı tarihte milliyet anlayışından misaller vermişti.11

Türklerde il deyimi, bugünkü devlet anlayışını karşılayan bir sözdü. Eski Türklere göre bodun (millet) ile toprak, devleti meydana getiren iki önemli unsurdu. Topraksız devlet düşünülemezdi. Eski Türk Yazıtları’nda geçen uluş ise millet demek değildi; içindeki insanlarla beraber düşünülen bir vilayet veya büyük bir eyalet anlamına geliyordu. Bu, Moğollara ulus şeklinde geçmişti. Cengiz devrinde oğullardan birine verilmiş paylar için söyleniyordu. Böylece ulus hem bir bölge hem de bir halk kitlesiydi. Buna karşılık, Göktürklerdeki budun sözü, bugünkü millet anlayışımızı karşılıyordu.

Türklerde millet, devlet ve kağandan önce geliyordu. İl olarak ifade edilen devleti kağanlık tamamlıyordu. Kağansız bir il, ilsiz bir kağan düşünülemezdi. Ögel’in düşüncesine göre bütün yazıtlarda il yani devlet sözü kağandan önce geliyordu ve eski Türkler kağandan daha çok ile önem veriyorlardı.12 Bıçak’a göre ise yazıtlarda milletten söz edilen her yerde konunun il ile bitirilmesi millet ve devlet arasındaki ilişkinin gücünü gösteriyordu. Milletin varoluşu devletin varoluşuyla ilişkiliydi.13

Devlet kuruculuk, bağımsız bir hayatı beraberinde getirmiş ve buna göre bir Türk kimliği şekillenmiştir. Esasında, millî kimliklerin gelişmek için en önce devlete ve bağımsızlığa muhtaç olduğu da unutulmamalıdır. Bu mücadele bağımsızlık fikrini hep diri tutmuştur. Bıçak, devlet kuruculuk ile bağımsızlık arasındaki bağı şöyle izah etmektedir: “Devlet olmanın temel kategorisi bağımsızlıktır. Dolayısıyla bağımsızlık devlet olmanın........

© tarihistan.org