menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Cehennem kasvetine karşı, umut mücadelesi!

33 9
previous day

Diğer

13 Ocak 2026

Rosa Luxemburg

2020’ydi. Pandemi patlamıştı. Ve en sık işitilen söz, “Görmediğimiz bir şey kalmadı” ya da “Görecek daha ne kaldı”ydı! Üstüne Ukrayna eklenmişti, Suriye yanıyordu…

Elbette neredeyse bütün hayatı, hatta ömrü o zaman 18 yıllık bir iktidarla geçmiş gençler için, bilhassa onlar açısından, eve kapanma da dahil, “bu kadarı fazla”ydı. Kayıplar da az değildi. Herkesin hanesine dokunuyordu neredeyse. Kayıplar, endişeler, korkular, karamsarlık ve umutsuzluk.

O günlerde “görmediğimiz daha neler olduğu”nu hatırlamak, hatırlatmak, anlatabilmek için bir kitap yazdım: “Senin Adın Corona Olsun” Güncel kasvet ve endişenin farkındaydım elbette ama tarih başka şeyler de anlamamızı sağlıyordu.

Bir asır öncesi çok daha büyük bir salgın vardı. Antibiyotiğin bile henüz bulunmadığı dünyada, virüs mü bakteri mi tartışması yapılırken, öncelikle gençleri öldürüyordu.

Bu gençlerin bir kısmı askerdi, çünkü “ilk dünya savaşı” vardı o sırada. Bitmek üzereydi ama belki biraz da bu yüzden bitmek zorundaydı. Yüzbinlerce asker ve sivil halktan insan ölürken, katledilirken, gazlanırken, bombalanırken; çok daha fazla insan (sonradan yapılan hesaplamalara göre 50 milyon kişi ve nüfusu daha az bir dünyada) cephelerde, savaş ortamında değil, garnizonlarda, şehirlerde, kırlarda salgınla ölmüştü.

Savaş ve özellikle ABD’de ortaya çıkan saygının Avrupa’ya, Fransa’nın Brest limanına gemilerle yığılan askerlerle yayılması, Avrupa’dan Asya’ya (tüm ölümlerin üçte biri kadarının olduğu Hindistan başta), Arap yarımadasına, her yere ölüm salgınını taşıdı. İnsanlar sadece silahla öldürmüyor ve ölmüyor, bir diğerine bulaştırarak, virüsü oradan oraya taşıyarak da ölüyor ve öldürüyordu.

Gazeteler, iktidarlar savaşa halel gelmesin diye bunu saklıyor, “tarafsız” İspanya’da salgın “haber” olabildiği için, adı haince “İspanyol Gribi” diye kalıyordu. Sanki orada ortaya çıkmış gibi!

1918-1920… O dönemin olaylarını düşünün. “Müttefik” Almanya, Avusturya-Macaristan hariç, Kayzer’in zorlamasıyla “yedi düvele cihat” ilan edip ülkesini, İttihat Terakki tezgahıyla da savaşa sokmuş Sultan Reşad, bir iddiaya göre “İspanyol nezlesi” kurbanı olmuş, aslında yerine Abdülaziz’in oğlu Yusuf İzzet’in geçmesi gerekirken, o savaşın başlarında Alman ve Enver Paşa karşıtı olduğu için “babası gibi intihar etmiş”ti. Öyleyse tabii! Vahdettin öyle geçti saltanatın başına. Mustafa Kemal; ondan önce Freud ve orada “Doğu Sorunu”na odaklanan ve “Rus Devrimi”ni öngören Marx’ın, hatta Mozart’ın da tedavi için gittiği Karlsbad’dan (Karlovy Vary) sonra Avusturya başkentinde yakalanmıştı salgına… Mondros Mütarekesi’ne doğru Sadrazam Ahmet İzzet Paşa da…

O Avusturya’da salgın Gustav Klimt ve Egon Schiele gibi iki önemli Avusturyalı ressamı, Fransa’da şair........

© T24