Aranan sol bulunmuştur...
Bugünkü dünyanın politik atmosferinde ve teorik dünyasında en çok tartışılan konu nedir derseniz, herhalde bizdeki CHP’nin halleri değildir. Dünya, evet, otoritarizmi tartışıyor, popülizmi irdeliyor, rejimlerin yarı-faşist modelle kaymasını ele alıyor, post-neoliberal dönemin getirdiği dünya kadar sorunu yorumluyor. Ama hepsinden daha önemlisi, bizim tamamen unuttuğumuz ve görmezden geldiğimiz biçimde yeni bir solun hangi koşullarda ve nasıl kurgulanacağı, üretileceği, güçlü, kalıcı, daha önemlisi, nasıl kitleleri çekecek bir modele dönüştürüleceğiyle meşgul oluyor.
Attila İlhan, 1960’larda, Paris’ten, o zamanlar kıyametler koparan YÖN dergisine bir şeyler yazıp göndermek istediğinde etrafına bakmış ve ilk yazısını ‘Pantolon İhtilali’ başlığıyla yazıp göndermiş. Garipsenmiş elbette. Fakat o da diyor ki, YÖN’ün o tarihte tartıştığı sorunlar 1930’ların meseleleriydi ve kimse etrafında olup bitenlere bakmıyordu. Oysa dünya değişiyor, kapitalist dünya bambaşka bir çizgiye kayıyordu. O sırada Amerika’da Siyahlar Sivil Haklar mücadelesine başlamıştı, Galbraith gibi ekonomistler The Affluent Society (Bolluk Toplumu) diye tanımladıkları toplumları irdeleyen kitaplar yazıyordu. Frantz Fanon siyah bir gölge olarak her yerdeydi. Kültürel dönüşümün ağırlığı belki de toplumsal/ekonomik dönüşümü geçmişti. Ama sol Türkiye’de bunlarla değil, işte varlığını içine kapatan meselelerle meşguldü. Oysa o kavramları Fransa’da sol üretiyordu.
Şimdiki halde de böyledir. Bugünkü dünyanın ‘üretebileceği’ sol üstünde düşünmemiz gerekiyor.
İşin doğrusu, sol, Marx’ın 1848 Komünist Manifestosu’nun günü gününe, sıcağı sıcağı yaşananlara müdahale ettiği o kısa fakat çarpıcı metin bir yana, pek öyle ‘zamanı önceleyen’, toplumsal/ekonomik dönüşümü öngörüp, biçimlendiren bir tutum içinde değildir. Genel ilke bellidir: sağ gelir, ekonomik büyümeyi sağlar, o arada gelir dağılımını bozar, sol gelip düzeltir.
Bu modeli bütün itirazlarıma rağmen kabul ederim. İçinde yaşadığımız dünya için de geçerli sayarım. Ama hangi içinde yaşadığımız dünya sorusunun yanıtı çok vahimdir. Çünkü, şu dünya 1979’da Thatcher’ın iş başına gelip, Reagan’la ve Özal’la birlikte Yeni Sağ, neo-liberal zemine oturttuğu dünyadır. Kısacası yaklaşık 50 yıldır devam eden, kendi içinde dönüşerek neo-liberal anlayışı çok daha ileri, sert, şu yukarıda belirttiğim otoriteryen, popülist çizgiye çeken dünyadır.
Bu dünya, çok tartışmalı olmakla birlikte, 1990’lardaki Üçüncü Yol gibi ılımlı sol hareketler dışında sol hamle görmedi, yaşamadı. Üçüncü Yol, Tony Blair’in, önce Clinton tesirine, sonra Bush çizgisine tamamen teslim olmasıyla, verilen onca emeği yok ederek muazzam bir hüsranla sonuçlanmıştır. Gerisini yel üfürmüş, sel götürmüştür. Düşünün ki, mesele sadece otoritarizm ve ona bağlı diğer parametreler değildir. Bush’tan başlayarak........
