menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Avrupalı’nın ve Türk’ün Bilinçaltı: Değişen tehditler, değişmeyen korkular

10 15
23.02.2026

Avrupa ve Türkiye, benzer tarihsel tehditlerle karşılaştı; ancak bu tehditlere verdikleri tepkiler kökten farklı oldu. Avrupa korkularını normlara ve kurumlara dönüştürerek yönetirken, Türkiye korkularıyla birlikte yaşamayı ve onları siyaset yoluyla dengelemeyi öğrendi. Bugünkü gerilimlerin arkasında, bu iki farklı bilinçaltı rejimi yatıyor.

Avrupa’nın bilinçaltı: Korkunun kurumlara dönüşmesi

Avrupa kendini genellikle Aydınlanma, akıl ve ilerleme hikâyesi üzerinden anlatır. Oysa bu anlatının altında, yüzyıllar boyunca tekrar tekrar üretilmiş daha derin bir katman vardır: korkular. Bu korkular, sadece bireysel endişeler değil; siyaset üretme, kurum kurma ve “biz” duygusunu tahkim etme biçimleridir. Orta Çağ’dan erken modern döneme uzanan Avrupa zihniyet dünyasında üç büyük varoluşsal korku öne çıkar: şeytan, veba ve “Türk geliyor” düşüncesi. Bugün bu imgeler artık aynı adlarla anılmıyor olabilir; fakat onların ürettiği refleksler hâlâ bizimle.

I. Şeytan: İçeriden çürüme korkusu

İlk korku, şeytan korkusudur. Bu, yalnızca metafizik bir figürle ilgili değildir; esasen toplumun içten çürümesi endişesidir. Ortaçağ Hristiyanlığında tarih, çizgisel bir ilerleme değil, kıyamete doğru giden bir gerilim hattı olarak okunur. Şeytan; sapkınlık, yanlış inanç, ahlaki çözülme ve düzenin bozulmasıyla özdeşleştirilir. Reform ve Karşı Reform dönemlerinde bu korku zirveye çıkar; mezhep çatışmaları, cadı avları ve Engizisyon uygulamaları bu zihinsel iklimin ürünüdür. Jean Delumeau, Batı’da suçluluk ve korku kültürünün nasıl kurumsallaştığını gösterirken, bu iç tehdit algısının Avrupa toplumlarını nasıl disipline ettiğini ayrıntılı biçimde ortaya koyar.

II. Veba: Biyolojik tehditten disiplin rejimine

İkinci büyük korku vebadır. Kara Veba’nın 14. yüzyılda Avrupa nüfusunun yaklaşık üçte birini yok etmesi, sadece demografik bir felaket değildir; insanın doğa ve Tanrı karşısındaki kırılganlığının kolektif olarak idrak edilmesidir. Salgınlar Tanrısal ceza olarak yorumlanır; tövbe alayları, kendini kamçılayan flagellant hareketleri ve kitlesel panikler ortaya çıkar. Ancak veba aynı zamanda modern devletin çekirdeğini de doğurur: karantina, şehir kapılarının kapatılması, hareketin denetlenmesi. Michel Foucault’nun veba üzerinden geliştirdiği analiz, disiplin toplumunun kökenlerini bu biyolojik tehdide verilen yönetsel tepkilerde bulur. Kara Veba’nın toplumsal etkileri ise tarihsel olarak ayrıntılı biçimde belgelenmiştir.

III. “Türk geliyor”: Dış düzen korkusu

Üçüncü korku ise “Türk geliyor” korkusudur. Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’daki ilerleyişi ve özellikle 1683 Viyana Kuşatması, Avrupa kolektif hafızasında derin bir iz bırakır. “Türk”, yalnızca askerî bir düşman değildir; başka bir egemenlik anlayışını, başka bir hukuk ve idare düzenini temsil eder. İlginç olan, Osmanlı’nın Avrupa düşüncesinde çoğu zaman şeytandan daha rasyonel, ama daha kalıcı bir tehdit olarak algılanmasıdır. Bu korku, Avrupa’da “Hristiyan âlemi” fikrini ve kıtasal birlik tahayyülünü besleyen önemli bir unsurdur. Osmanlı’nın Avrupa’daki algısı, salt düşmanlık değil, aynı zamanda düzen ve güç karşısındaki tedirgin hayranlıkla da şekillenmiştir.

Avrupa modernliği: Korkunun kurumsallaşmış cevapları

Bu üç korku birlikte düşünüldüğünde net bir tablo ortaya çıkar: Avrupa, iç ahlaki çözülmeden, doğanın yıkıcılığından ve dışarıdan gelen düzen kurucu bir güçten aynı anda korkar. Verilen tepkiler de bu korkulara göre şekillenir: Kilise ve dogma, karantina ve disiplin, ittifaklar ve ordular. Başka bir deyişle, Avrupa modernliği bu korkuların kurumsallaştırılmış cevaplarıdır.

Bugüne geldiğimizde, bu imgelerin ortadan kalktığını söylemek zor. Sadece sekülerleşmişlerdir. Şeytanın yerini bugün “radikalleşme”, “popülizm” ve “liberal düzenin içerden çöküşü” söylemi almıştır. Veba, küresel salgınlar, göç dalgaları ve iklim krizi biçiminde geri dönmüştür. COVID-19 sürecinde sınırların hızla kapanması, hareketin kısıtlanması ve “olağanüstü hâl” dilinin kolayca normalleşmesi tesadüf değildir. “Türk geliyor” korkusu ise bugün açıkça bu adla anılmaz; ama İslam, göç, Türkiye ve Avrupa’nın çevresindeki “istikrarsız kuşak” tartışmaları içinde yaşamaya devam eder. Bu süreklilik, Avrupa’nın “öteki”yi üretme biçimlerinin tarihsel derinliğini gösterir.

Avrupa’nın kriz anlarında verdiği tepkilere bakıldığında ortak bir özellik dikkat çeker: Sorunlar teknik başlıklar altında tartışılsa da, refleksler derin bir medeniyet savunması mantığına yaslanır. Güvenlik dili bu yüzden bu kadar kolay hegemonik olur. Değerler, sınırlar ve normlar üzerinden yeniden “biz” tanımı yapılır.

Türkiye açısından mesele tam da burada düğümlenir. Türkiye, Avrupa’nın gözünde bu tarihsel korkuların kesişim noktasında durur: hem dış sınırların bekçisi, hem içerideki düzen tartışmalarının dolaylı öznesi, hem de “öteki ama vazgeçilmez” bir aktör olarak. Bu durum, Türkiye–Avrupa ilişkilerini kalıcı bir bocalama üzerine kurar: ne tam üyelik ne tam kopuş; ne tam güven ne tam dışlama.

Sonuçta şunu söylemek mümkün: Avrupa’nın bugünkü kriz dili, Ortaçağ korkularının modern tercümesidir.........

© T24