Diğer

Konuk Yazar

05 Mart 2024

İnsan, hayatının son düzlüğüne varıp geriye baktığında, hele anılarını yazdığında, kendisiyle ve hayatla ilgili pek çok ders çıkarabiliyor.

Karamsar bir günümüzde bunları, idam mahkumunun darağacında son sözü sorulduğunda “Bu bana iyi bir ders olacak!” demesine benzetebiliriz.

Benim aldığım temel ders şu: Tek kelimelik yanıtlarınıza çok dikkat edin. Özellikle “Evet!” ve “Hayır!”a!

Sisam adalı komşumuz Pitagoras 2600 yıl önce boşuna “En çok üzerinde düşünmeniz gereken en eski ve kısa sözcüklerdir: Evet ve Hayır!” dememiş.

Hayattan aldığım derslerden biri ”hayır”ların “evet”lerden daha önemli olduğudur.

Bazen “Hayır!” demek “Evet!” demekten daha zordur.

Geçenlerde yayınlanan “Babıali’ye Son Tren” adlı anı kitabımı yazarken böyle üç dört örnek çıktı karşıma. “İyi ki hayır demişim yoksa hayatım kaymış olurdu!” diye düşündüm.

Yıl 1977. İstanbul’da, iki çocuklu ve işsizim. Çıkarttığımız Politika gazetesi batmış, TRT’ye dönüş umutları fos çıkmış, Boğaziçi Üniversitesi’ne almamışlar. Tüm kapılar kapalı.

TRT’den bir arkadaş, ki güçlü çevrelerle hep iyi ilişkileri olagelmişti, telefon etti:

“Filanca turizm şirketinin sahibi falanca bey seninle görüşmek istiyor. Biliyorsun gazeteci kökenlidir. Telefon numaranı verdim, arayacak.”

Nitekim, aradı, öğle yemeğine davet etti.

Nişantaşı’nda bir yerde buluştuk. Hiç vakit kaybetmeden beni şirketin genel müdürü ve yönetim kurulu başkanı yapmak istediğini söyledi. Efendim, dış pazara açılıyorlarmış, benim gibi iyi yabancı dil bilen, akademik payesi olan birine ihtiyacı varmış.

Ben kem küm edince, vereceği maaşı söyledi. Astronomik derler ya, öyle bir rakam! Ve ben iki çocuklu işsiz bir insanım.

Beyefendi beni, hiç tanımadığım ve içinde bulunmayı arzu etmediğim bir bahçede bahçıvanlığa çağırıyordu. Ve tabii, “Evet!” dememi bekliyordu.

Kibarca “Hayır!” deyip ayrıldım.

Müthiş bir işi reddetmiş gibi değil, bir kapandan kaçmış gibi sevinerek hem de. Oh, kendimi kurtarmıştım.

(Meraklılarına: Hikayedeki gazetecinin ve iş adamının adları kitapta var. Burada anıp konuyu gölgelesin istemedim!”)

Evet, kendimi kurtarmıştım!

Daha doğrusu kendim olarak kalmayı başarmıştım.

Felsefe ve psikolojide kendini tanımanın önemi üzerinde çok durulur. Gerek Batı’da gerekse Doğu’da felsefenin ilk emri “Kendini tanı!”dır.

Kuşkusuz buna “Kendini koru!” eklenebilir. Fiziksel anlamda korumanın ötesinde “kimlik, kişilik, hayat tercihi, bireysel etik anlamında kendini koru!”

Ruhunu satma, kalemini kiralama, kendin kal türünden nice tekrarları vardır bu emrin.

Kendini koruyabilmek için kendini tanımak gerekir ki, bu sanıldığı kadar kolay bir şey değildir!

Bunu söylerken hep aynı kalmalıyız demek istemiyorum. Tam tersine, insanın bir proje olduğuna ve gitmek istediği yönde – bulmayı başarmışsa “kendi” yönünde – sürekli ilerlemesi (değişmesi) gerektiğine inanıyorum.

Buna “gelişme” diyoruz. Aristoteles’in sözünü ettiği eudomania ya da gürlüğe böyle gidiliyor.

Bu sırada Tarsuslu Pavlus’un gibi aniden dönüşen, hidayete erenlere de rastlanıyor. Samimi iseler onlara da itirazım yok.

Benim itirazım, insanın bir çıkar uğruna, bambaşka bir etik kıyafet gerektiren bir kimliğe bürünmesi. Bunlara “dönek” diyoruz. Siyaset ve medya dünyamızda bunlardan çok var…

Bunlara elbette güvenilemez. Bugün kendisini satan insanların yarın başkalarını satmasından normal ne olabilir?

Özellikle gazetecilik gibi bazı mesleklerde kendisi kalmak isteyenleri ayartmak için her yola başvurulur. Onları baştan çıkartmak için en baş döndürücü müzikler çalınır. Zayıf olanların kopup gitmesi olağandır.

Odiseus, bu yüzden, Sirenlerin insanı esrikleştiren şarkılarına karşı tayfalarının kulağına balmumu tıkamış, kendisini ise direğe bağlatmıştır.

Siyaset ve medya dünyası Sirenlerin tavlayıp domuza döndürdüğü insanlarla doludur. Babıali’de de bunlardan çok gördüm. Böyle birinin değişim öyküsünü Babıali’de Cinayet: Gazeteciyi Kim Öldürdü? adlı romanımda anlattım.

Belki de, katil ile maktulün aynı kişi olduğu tek dedektif romanıdır.

Evet, böylelerine rastladığımda şaşırıp nereye bakacağımı şaşırırım: Yerinde kalmış sol gözüne mi, yoksa kaymış, sağ gözüne mi?

Katile mi yoksa maktule mi?

İşte size bir hayat dersi: “Hayır!” demesini bilmek cinayeti önleyebilir!

haluksahin.net'ten alınmıştır.

"Bile" dememin nedenini benim kuşağımın solcu ve "ilerici" aydınları anlayabilirler. 1960 ve 70'lerde siyasal bilinç edinmiş olanlar için Süleyman Demirel "öteki" idi. Bir çeşit baş düşman, mitolojik deyişle "nemesis"! Bütün kötülüklerin anası!

"Nereden nereye geldik? sorusuna yanıt arayanlar cevapları burada bulacaklar. Sık sık da şaşıracaklar”

Gazetecilikte bu türden başlıklara "olta" ya da "yem" başlık denir. Amaç okurun dikkatini çekmek ve yazının tamamını okutmaktır. Bazen haberde o başlıktan başka dişe gelen bir şey yoktur. O zaman okur haklı olarak kızar. Sansasyon haberciliğinin numaralarından biridir

© Tüm hakları saklıdır.

QOSHE - Hayat dersleri: O gün hayır demeseydim, kim bilir şimdi neredeydim? - Haluk Şahin
menu_open
Columnists Actual . Favourites . Archive
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Hayat dersleri: O gün hayır demeseydim, kim bilir şimdi neredeydim?

32 0
05.03.2024

Diğer

Konuk Yazar

05 Mart 2024

İnsan, hayatının son düzlüğüne varıp geriye baktığında, hele anılarını yazdığında, kendisiyle ve hayatla ilgili pek çok ders çıkarabiliyor.

Karamsar bir günümüzde bunları, idam mahkumunun darağacında son sözü sorulduğunda “Bu bana iyi bir ders olacak!” demesine benzetebiliriz.

Benim aldığım temel ders şu: Tek kelimelik yanıtlarınıza çok dikkat edin. Özellikle “Evet!” ve “Hayır!”a!

Sisam adalı komşumuz Pitagoras 2600 yıl önce boşuna “En çok üzerinde düşünmeniz gereken en eski ve kısa sözcüklerdir: Evet ve Hayır!” dememiş.

Hayattan aldığım derslerden biri ”hayır”ların “evet”lerden daha önemli olduğudur.

Bazen “Hayır!” demek “Evet!” demekten daha zordur.

Geçenlerde yayınlanan “Babıali’ye Son Tren” adlı anı kitabımı yazarken böyle üç dört örnek çıktı karşıma. “İyi ki hayır demişim yoksa hayatım kaymış olurdu!” diye düşündüm.

Yıl 1977. İstanbul’da, iki çocuklu ve işsizim. Çıkarttığımız Politika gazetesi batmış, TRT’ye dönüş umutları fos çıkmış, Boğaziçi Üniversitesi’ne almamışlar. Tüm kapılar kapalı.

TRT’den bir arkadaş, ki güçlü çevrelerle hep iyi ilişkileri olagelmişti, telefon etti:

“Filanca turizm şirketinin sahibi falanca bey seninle görüşmek istiyor. Biliyorsun gazeteci kökenlidir. Telefon numaranı verdim, arayacak.”

Nitekim, aradı, öğle yemeğine davet etti.

Nişantaşı’nda bir yerde buluştuk. Hiç vakit kaybetmeden beni şirketin genel müdürü ve yönetim kurulu başkanı yapmak istediğini söyledi. Efendim, dış pazara açılıyorlarmış, benim gibi iyi yabancı dil bilen, akademik payesi olan birine ihtiyacı varmış.

Ben kem küm edince, vereceği........

© T24


Get it on Google Play