menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Nereden nereye geldik?

21 0
01.04.2026

İçinde bulunduğum ortamı bir insana benzetsem; aklıma “yüzmek” geliyor!

Kafayı suya sokmuş, üç dört kulaçta bir hava almak için başını çıkaran, yalnızca kafasını çıkardığı yönleri görebilen ama ne gördüğü önemli olmayan, tek meselesi önünde atacağı kulaçlar için gerekli olan oksijeni almak ve gücü yetene kadar yüzmek olan bir kişi geliyor. Yani ben böyle bir psikoloji içindeyim. Çevremdekilerin de benim haletiruhiyeme yakın olduğunu görüyorum.

Sanki İBB dosyası hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor. Hele de şimdiki Adalet Bakanımızın eseri olan iddianame ile dava açıldıktan sonra davanın takribi bitiş süresinin 10 yıl olduğunu öğrenince bu kanaatim iyice oluştu. Bu dava hiç bitmeyecek, Can Atalay ve arkadaşları, Osman Kavala hiç çıkmayacak ve bizler bu olayları TV ekranlarından ömür boyu izleyecekmişiz gibi geliyor.

İlk gençlik yıllarımda başlayıp orta yaşlılığıma kadar birlikte yaşadığım Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Alpaslan Türkeş ve Necmettin Erbakan konusunda da aynı şeyleri düşünüyordum. Sanki hepimiz bir gün öleceğiz ama bu şahsiyetler ilelebet yaşayacaklar… Orta yaşlarıma geldiğinde ve onlar birer birer aramızdan ayrıldıklarında tam boşluğa düşecektim ki süreç, yaştaşım olan Recep Tayyip Erdoğan’ı hayatımın içine soktu. Bir de benden yaşlı olan Tramp’ı… Şimdi de bu iki şahsiyetin de hiçbir zaman hayatımızdan yani TV ekranlarından silinmeyeceğini düşünüyorum. Ben ve ben yaştakileri geçtim çocuğum neslinin de bu şahsiyetlerle hayatları boyunca kaplumbağa misali yaşayacağını düşünüyorum. Bu psikolojinin psikiyatri ilminde olan karşılığı mutlaka olmalı.

Bu düşünceler bana işkencenin insanda bıraktığı etkiyi çağrıştırıyor. İşkencenin korkunçluğuna korkunçluk katan unsur, duyduğunuz o acının hiçbir zaman bitmeyeceği duygusuymuş. İşkenceye dayananların özelliği o işkencenin bir müddet sonra biteceğinin bilincini hiç kaybetmemeleriymiş.

Ama gerçek öyle değil, bizler Trampsız ve Erdoğansız günler de yaşadık. Bir bölümümüz görmese de çoluk çocuk bunu bir gün mutlaka görecek.

Bir gün mutlaka gazeteciler korkmadan yazılarını yazacak; İnsanlar evrensel protesto haklarını yani toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını korkmadan kullanacak; hiç çekinmeden muhalif bir partinin listesinden Belediye Başkanlığına  adaylığını koyabilecek; yargılandığı mahkemenin siyasetten emir alıp almadığı endişesiyle yaşamayacak; bir gün yaptığın sosyal ve siyasi faaliyetin yıllar sonra bir iddianame olarak karşısına çakmayacağından emin olacak; Osman Kavala gibi hiçbir şekilde suç teşkil etmeyen eylemlerinden dolayı 10 yıl hapiste kalmayacak, Salt siyasal faaliyetleri nedeniyle Selahattin Demirtaş gibi 11 yıl hapiste kalmayacak, bunca gazeteci içeri tıkılmayacak  ve bunun gibi bu ülkenin insanları klasik demokrat ülkede olduğu gibi korkusuz yaşamlarını sürdürebilecektir. 

Nitekim bizler böyle bir dönemi yaşadık. Yani özgürlüğün tadını biliyoruz ama unuttuk.

Ama arşiv unutmuyor.        

Avrupa Konseyi İlerleme Raporları çok önemlidir. Avrupa kıtasında yer alan tüm devletlerin ekonomik ve sosyal alanda gelişmişlik durumlarını gösterir. Raporlar hazırlanırken, ilgili devletin ilgili birimlerinin görüşleri de raporun içinde objektif olarak değerlendirilir. Doğal olarak eleştiri ve tespitlere denecek bir şey varsa ilgili devlet kanaatini açıklayabilir.

Yıl 1999 Abdullah Öcalan ABD’nin ilgili güçleri tarafından “nedense” yakalanıp Türkiye’yi teslim edilmiştir. Zamanın Başbakanı Bülent Ecevit’in “Acaba Amerika bunu neden yaptı anlayamadım” dahi demiştir. Yavaş yavaş Türkiye’de Türklerin dışında Kürtlerin de bulunduğu kabul edilmeye başlanmıştır.

İşte size 1999 yılı AB Komisyonu raporundan bir alıntı:

Son gelişmeler, Türkiye’de bir demokratik sistemin temel özellikleri mevcut olmakla beraber, ülkenin Kopenhag siyasal kriterlerini hâlâ karşılamadığını teyit etmektedir. İnsan hakları ve azınlıkların korunması konularında ciddi eksikler vardır. İşkence sistematik değildir fakat hâlâ yaygındır ve ifade özgürlüğü yetkili makamlarca devamlı olarak kısıtlanmaktadır. Milli Güvenlik Kurulu, siyasal yaşamda büyük bir rol oynamaya devam etmektedir. Yargının bağımsızlığı konusunda bazı iyileşmeler olmuş ise de, olağanüstü mahkemeler sistemi devam etmektedir. Son aylarda, demokratikleşme yönünde bazı yeni cesaret verici işaretler olmuştur. Hükümet ve Parlamento, siyasal yaşamı, adalet sistemini ve insan haklarının korunmasını düzenleyen bazı önemli yasaların kabul edilmesi için çalışmışlardır. Bu tedbirlerin etkisini değerlendirmek için henüz çok erkendir fakat bu çabalar sürdürülmeli ve Kürt kökenli olanlar dahil tüm vatandaşları içine almalıdır. Komisyon ümit eder ki bu tedbirlerin olumlu etkisi, Abdullah Öcalan’a verilen ölüm cezasının infazıyla yok edilmeyecektir.”

Yani durumumuz kötünün biraz iyisi bir durumdadır.

Evvelki dönemlerde olduğu gibi cezaevlerinde insanlara artık pislik yedirilmemektedir. İşkence yine vardır ama önce olduğu gibi “sistematik” değildir. Yargı yine bağımlıdır ama bazı iyileşmeler de vardı. Ama DGM’ler hala kaldırılmamıştır.

Hele de 2004’ de geldiğimizde adeta yeni bir yeni bir devlet kurulmuştur.

İktidardaki AKP ile AB ilişkileri tarihte görülmemiş kadar iyidir. Çünkü Türkiye’de çok iyi durumdadır.

AB Konseyi, Türkiye tarafından kapsamlı reform süreci çerçevesinde yapılan kararlı ilerlemeyi memnuniyetle karşılamakta ve Türkiye’nin reform sürecini sürdüreceği konusundaki güvenini dile getirmiştir. Türkiye, katılım müzakerelerinin başlatılması için Kopenhag kriterlerini yeterince karşılamıştır. AB Konseyi, Komisyonu 3 Ekim 2005 tarihinde Türkiye ile müzakerelerin başlatılması için Konsey’e müzakerelerin çerçevesi için öneri sunmaya davet etmiştir.”

Rapor zamanında sevinçle karşılanmış Türkiye’nin yaklaşımı medyada şu şekilde belirtilmiştir:

“2004 yılı AB İlerleme Raporu, Türkiye'nin Kopenhag siyasi kriterlerini karşıladığını ve müzakerelerin başlaması gerektiğini tavsiye ederek tarihi bir dönüm noktası oluşturmuştur. Türkiye, bu olumlu raporu reform sürecini kararlılıkla sürdüreceği, insan hakları ve hukukun üstünlüğü alanındaki adımları hızlandıracağı taahhüdüyle karşılamış ve 2005'te müzakerelerin başlamasına zemin hazırlamıştır.

Ve 2018 yılından itibaren başlayan tepe aşağı düşüşü hep birlikte yaşarken geldiğimiz 2025 yılındaki durumumuz yani yaşadığımız durum AB tarafından şöyle özetleniyor:

Seçimlerin genel çerçevesi, alternatif siyasi seçenekler arasında serbestçe seçim yapılmasını sağlamakta ancak tüm siyasi paydaşlar için eşit şartlar sunmamaktadır.

 Yargının muhalif politikacılar üzerindeki aşırı baskısı, siyasi rekabeti engelleyerek temel demokratik ilkeleri zayıflatmaktadır.

 Türkiye, seçim sürecinin iyileştirilmesine yönelik olarak, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi ile Avrupa Konseyi Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu) tarafından yayımlanan tavsiyeleri uygulamamıştır.

 Parlamento resmî olarak, yürütme organını denetleme ve yasama sürecine katılma da dâhil, yetkilere sahip olmakla birlikte bu yetkileri, yalnızca sınırlı bir şekilde kullanabilmektedir.

Parlamentonun yetkilerini ve kuvvetler ayrılığını ciddi şekilde zayıflatan, büyük ölçüde merkezileştirilmiş Cumhurbaşkanlığı sistemi varlığını korumaktadır.

 Sistemde etkili bir denge ve denetleme mekanizması ve seçimlerin haricinde, hükümetin hesap verebilirliğinin sağlanması için gereken araçlar bulunmamaktadır.

 Düzenleyici kurumların çoğu hâlâ doğrudan Cumhurbaşkanlığına bağlıdır ve kamu yönetimi büyük ölçüde siyasallaşmıştır. Muhalefet partilerinin seçilmiş belediye başkanlarının yargılanarak görevlerinden uzaklaştırılmaları ve bazılarının yerine hükümet tarafından kayyum atanmasıyla yerel demokrasi daha fazla zayıflamıştır. “

Evet nereden nereye gelmişiz!

Üstelik aynı AKP adlı parti bugün de iktidarda. O günün Başbakanı bugünün Cumhurbaşkanı.

Ne oldu da o günlerden bu günlere geldik?

Mesele Bir Adam’ın iktidarını korumaksa; değer mi bu iki günlük dünyada…


© T24