menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran’ın geleceği belirsiz

13 0
26.02.2026

ABD ve İsrail’in geçen yıl Haziran’da İran’a düzenlediği 12 gün süren açık ve doğrudan saldırıların ardından, Aralık ayında ekonomik gerekçelerle başlayan geniş çaplı protestolar, “İran’da değişim” denen sorunu yeniden gündeme getirdi.

ABD kurulduğundan beri İran İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasını istiyor ve bu yönde çaba gösteriyor. Çünkü 1979 İslam devrimi ABD’nin Ortadoğudaki iki jandarmasından biri olan Pehlevi rejimini yıktı. Asıl jandarma İsrail ise hala ayakta ve jandarma kardeşi Pehlevi rejimini yıkan İran rejimini yıkarak intikam almak istiyor. Bunlar malum, malum olmayan bu mümkün mü, mümkünse nasıl olabilir?

Kanlı Pehlevi diktatörlüğünün yıkılmasının ardından kurulan İslam rejiminin, diktatörlük ve kan içicilikte yıktığı Pehlevi diktatörlüğünü fersah fersah geçtiği herkesin malumu. Ama bu işin sadece kan içicilik ve gaddarlık kısmı öne çıktığı için, ülke içinde ortaya çıkan manzaranın nitelikleri çoğu zaman gözden kaçabiliyor.

Pehlevi rejiminin bütün baskı gücü ve kan dökücülüğüne rağmen, içerde gizlilik koşullarında olsa bile geniş bir muhalefet örgütlenmesi mümkün olmuştu. Bu geniş muhalefetin önemli bir kısmını oluşturan dini muhalefetse şimdi iktidarda. Bu yeni iktidar totaliter bir rejim yaratmış durumda. Devlet toplumun her kesimini ağır bir baskı ve gözetim altında tutuyor. Rejimin kuruluşunun ilk yıllarında yaşanan 8 yıllık Irak savaşının, yeni İran İslam rejimi için bir “lütuf” olduğu, çoğunlukla gözden kaçırılıyor. “Milli bir savaş” dönemi, siyasal İslamcı Humeyni rejimine yönelik ılımlı, liberal İslamcılar da dahil her türlü sol ve milli muhalefetin sert bir biçimde kanla bastırılması için mükemmel bir neden, imkan ve ortam sağladı. Ilımlı İslamcılar sessizce devletin dışına itilirken, sol ve milli muhalefet kanla bastırıldı.

Sol muhalefet adeta bir sezaryen titizliği ve kesinliğiyle yok edildi, yeraltına bile değil toptan ülke dışına sürüldü. İran İslam cumhuriyetinin kuruluşunun üzerinden geçen 47 yıldan sonra durum bu.

Bugün için ülke içinde herhangi bir ciddi sol örgütlü muhalefetin varlığından bahsetmek mümkün değil. Kendi adlarına internet siteleri olan ve neredeyse sadece ve tamamen bu siteler üzerinden faaliyet yürüten sol parti ya da hareketlerin, sıradan tabirle “sahadaki” güçlerini ölçme imkanının, hadi objektif olalım mümkün olmasa bile, sıfıra yakın olduğu söylenebilir.

ABD’nin bölgedeki daha önceki rejim değiştirme maceralarına bakmak İran’ın geleceği açısından öğretici olabilir. ABD yakın geçmişte Irak’taki Saddam rejimi ile Afganistan’daki Taliban rejimini, kara operasyonu ve fiili işgalle yıktı.

ABD Saddam’ı yıktıktan sonra Irak’ın başına o zamana kadar batıda yaşamış bazı Iraklı sürgün siyasetçileri getirmeye çalıştı, hatta onları bir zaman ülkenin başına da yerleştirdi, ama başarılı olamadı. O kadar başarılı olamadı ki, bu siyasetçilerin adını bugün kimse hatırlamıyor.

Yeni Irak rejimi, devlet yönetimindekilerin ağırlıklı Arap-Şii niteliğinin de ortaya koyduğu gibi, İran İslam rejiminin öteden beri yürüttüğü Irak politikasının hedeflerine çok da uzak değildir. İran rejimi ta başından beri, İslam devriminden 19 ay sonra topraklarına saldıran Sünni Baas rejimin yıkılmasını istiyordu; başında Saddam’ın bulunduğu Amerikan destekli Baas rejimi bizzat ABD eliyle yıkıldı. İran, Irak’ta azınlıktaki Sünnilerin Şii çoğunluğa egemen olduğu bir rejimin tersine Şiilerin egemen olduğu bir rejimin gelmesini istiyordu, sağ olsun ABD bu arzularını da yerine getirdi.  Irak petrolünün kimin kontrolünde olduğu kimin umurunda? Eskiden de Iraklılara bir faydası yoktu, şimdi de.

Bunun dışında yeni Irak rejimi kurulurken, Şii ulemanın en büyük geleneksel güç merkezi Necef’te yaşayan, Şii dünyasının en büyük dini otoritesi, Merce-i Taklit (kimileri Büyük Ayetullah diyor) Sistani’nin oynadığı büyük, yönlendirici rol de genellikle gözden kaçıyor, ya da görmezden geliniyor. Sistani, gerektiğinde Şii siyasetçilerin tekelci, dışlayıcı arzularına da gem vurarak, Irak’ta (mümkün) olabildiğinde geniş bir tabana dayanan,  (mümkün) olabildiğinde çoğulcu bir siyasi rejimin kurulmasını sağladı. İran’da Humeyni ile iktidara gelen Velayet-i Fakih ideolojisine baştan beri karşı olan Sistani, yeni Irak rejiminin oluşumunda yönlendirici bir rol oynarken, din adamlarının siyasette ve devlet yönetiminde, gerektiğinde yönlendirici olmak dışında, merkezi bir yer almasına karşı tutumunu da ortaya koydu. Ve bu İran yönetiminin yeni Irak rejiminde, ABD etkisi dışında, belki de onunla aynı ölçüde en beğenmediği tek özellikti.

ABD İran’ın batı komşusu Irak’ın yanı sıra doğu komşusu Afganistan’daki Taliban rejimi de doğrudan ülkeyi işgal ederek yıktı. Böylece İran’a doğu ve batı sınırındaki iki düşman rejim “Büyük Şeytan” ABD eliyle yıkılmış oldu. ABD Afganistan’da da yeni rejimi kurarken batıdan ithal siyasetçiler kullandı ama burada da başarısız oldu ve Taliban birkaç yıl sonra yeniden ülkeye hakim oldu, ABD Saygon’dan sonra Kabil’den de kameraların eşliğinde, aşağılanmış bir şekilde çekilmek zorunda kaldı.

Bu iki örneğin İran’la ilgili gelişmeler açısından nelere işaret ediyor? İlk olarak, ABD’nin eskisi gibi diğer ülkelerdeki rejimleri devirmesi için ülke içinde tezgahladığı darbeler yeterli değil. ABD İran’da bunu, 1951’de İran petrolünü millileştirerek emperyalist çıkarlara büyük bir darbe vuran Milli Cephe lideri Musaddık’ı 1953 darbesi ile devirerek yapmıştı. Artık başka ülkelerin rejimlerini değiştirmek için o ülkeleri fiilen, karadan işgal etmek zorunda. Bunu İran’da yapması mümkün mü? Bence değil. Böyle bir niyeti de yok gibi görünüyor. Irak’ı ve Afganistan’ı işgalden önce tanık olduğumuz güç yığma hazırlıkları yok. Basra Körfezi’ne gönderilen bir donanma ile İran’ı işgal etmek mümkün değil. Yapılması planlanan İran’ın askeri ve ekonomik altyapısını tahrip eden bir yıpratma savaşı gibi görünüyor. Ancak İran’da bu sefer açıkça sert karşılık vereceğini ifade ediyor. İran her zamanki gibi “sert karşılık vereceğini” ilan etse de, böyle bir yıpratma savası rejimi yıkılmanın eşiğine daha da yaklaştıracaktır.

Ortadoğu’nun değişen çehresi

Geçen yıl İsrail ile birlikte sürdürülen 12 günlük savaş ise tamamen hava saldırıları ve İsrail’in İran içindeki istihbarat darbeleri ile yürütüldü. 12 gün savaşı, İsrail’in yıllardır İran’a yönelik saldırılarının bir devamıydı.

İran ABD ve İsrail karşısında kendini korumak ve Ortadoğu’da kendi politikalarını yürütmek için asıl olarak Filistin’de İslami Cihat ve Hamas, ve Lübnan’da desteklediği silahlı gruplarla ve Suriye’de Baas rejimini ile işbirliği yapıyordu. Bu işbirliği eskiden beri bilinen İsrail’e karşı Cephe Ülkeleri politikasının bir sonucuydu. İran Ortadoğu’da ABD ve İsrail politikalarına karşı mücadelesini Filistin’de Hamas ve İslami Cihat, Lübnan’da ise Hizbullah aracılığıyla yürütüyordu. Ve özellikle Hizbullah olmak üzere bu örgütleri, ABD ve İsrail’e karşı bir tehdit ve darbe vurma unsuru ve pazarlık kozu olarak kullanıyordu.

Bunun yanı sıra silahlanmaya hız veren İran’ın, nükleer silah üretmeye yönelik programının ortaya çıkması, işin rengini değiştirdi. ABD ve İsrail’in birincil önceliği artık İran’ın nükleer silah üretmesini önlemekti. ABD uluslararası planda İran nükleer programını durdurmak için büyük baskı oluştururken, İsrail son yıllarda İran’ın nükleer tesislerine yönelik sabotajlar ve bu tesislerde çalışan nükleer bilimcilerine yönelik suikastları sürdürüyordu.

2024’de İran’ın Şam büyükelçiliğine yönelik İsrail hava saldırısı ile yeni bir döneme girildi. İran’ın bölgedeki güçlü müttefiki Suriye iç savaşla iyice zayıflatıldıktan sonra, ABD ve İsrail İran’ın bölgedeki müttefiklerini ve kozlarını ortadan kaldırmak için harekete geçti. İran’ın Şam büyükelçiliğine Nisan’da yapılan saldırıyı Hamas ve Hizbullah’ı tamamen felç eden İsrail’in saldırıları izledi. Hamas ve Hizbullah’ın lider kadrosunun da yok edilerek felç edilmesiyle sonuçlanan saldırılar, İran’ın devrimden sonra kendisini ABD ve İsrail saldırılarından korumak için oluşturduğu bölgesel kalkanı ortadan kaldırdı. Suriye’de Baas rejiminin yıkılmasıyla Hamas ve Hizbullah’ın lojistik hattı da kesilmiş oldu. Dar bir alana sıkışan Hamas’la, lojistikten yoksun bir Hizbullah’ın uzun süreli direnme kapasitesi kalmamış görünüyor. İran’ın merkezinde olduğu ”Direniş Ekseni” ağır bir darbe almış oldu.

İran artık ABD ve İsrail’in rejim değişikliğini hedefleyen doğrudan saldırılarına açık hale gelmişti. 12 gün savaşı bunun sonucuydu. Hedef, zaten zayıf düşmüş İran rejiminin dışarıdan vurulacak ağır darbelerle güçten düşmesi ve elindeki son kozun, belirli bir yere getirdiği nükleer silah üretme kapasitesinin elinden alınması, nihayetinde rejimin yıkılmasıydı.

Geçen yıl aralık ayında hayat pahalılığını protesto etmek için başlayan ve bütün ülkeye yayılan gösteriler, İran rejimini bir kez daha krize sokarken, ABD’nin baskı yapmak için beklediği fırsat da doğmuş oldu.

Trump’ın, “halkınıza karşı katliam yaparsanız müdahale ederiz” tehdidiyle birlikte, göstericilere, “devam edin, yakında yardıma geliyoruz” mesajları gönderen ABD, Basra Körfezine bir uçak gemisi göndererek, askeri kuşatma için yığınağa başladı. Mossad ise İranlı göstericilere “sadece yanınızda değiliz. Sahada sizinle birlikteyiz” mesajları gönderdi. Bunlar, İran rejiminin halkın hayat pahalılığını protesto etmek için başlattığı gösterileri, “yabancı güçlerin kışkırtması” diye suçlamasını güçlendiriyor görünse de, İran bu suçlamayı standart olarak şimdiye kadar yapılan bütün muhalif gösterilere karşı yapıyor. Yani bir anlamı yok. Gösterilerde öldürülen binlerce insanın cenazelerinin morglarda sanki birer nesneymiş gibi üst üste istiflenmiş görüntülerinin sosyal medyada peş peşe yayınlanması, İran rejiminin yıkılmamak için vahşilikte hangi düzeylere çıkabileceğini, geçmiş örnekleri unutmuş olanlara bir kez daha hatırlatmış olmalı.

Son gösterilerin ardından, öncekilerden farklı olarak, İran’da muhtemel rejim değişikliğinden sonra nasıl bir rejim kurulacağı veya kimin başa geçeceği tartışmaları gündemin başköşesine oturdu.

Ancak daha önce belirttiğimiz gibi İran içinde rejimi değiştirecek güçte örgütlü bir muhalefet yok. Kürt, Beluç ve Arap milliyetçisi hareketler ise kendi bölgeleri bir yana, ülkenin tamamını etkileyecek güçten yoksunlar.

Kimileri şimdi bu alternatif boşluğunu devrik, son İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevinin oğlu ile doldurmaya çalışıyor. Bu çakma veliaht babası ile ülkeden kaçtığı 1979 yılından beri, İran halkından çaldığı milyonlarca dolarla ABD’de ailesi ile lüks içinde yaşıyor.   Rıza Pehlevi’nin adı geçen yıla kadar, sadece aile içindeki trajik intiharlar ve kızının bir Yahudi ile evlenmesi ile ilgili magazin haberlerinde geçiyordu. İran’daki son gösterilerde onun lehine sloganlar atıldığı iddiaları kısa sürede fos çıktı, çünkü bu sloganların gösterilerle ilgili videolara sonradan yapay zeka ile eklendiği ortaya çıktı. İran dışında Avrupa’da ve ABD’de, Rıza Pehlevi lehine yapıldığı iddia edilen gösterilere “yüzbinlerin” katılmasında da şaşılacak bir şey yok. Çünkü İslam devriminden sonra İran dışına kaçan milyonlarca İranlının önemli bir bölümü Şah yanlısı idi. Son zamanlarda bazı ABD yetkilileri ile görüşmeler yapmış olsa da, ABD ve İsrail de Pehlevi’yi bir seçenek olarak gördüklerini açıkça söylemekten özenle kaçınıyorlar. Kısacası, ne kadar şişinirse şişinsin, ya da şişirilsin, Pehlevi’nin bir alternatif olma ihtimali sıfıra yakın.

Bu durumda geriye ne kalıyor? Bonapartizm mi?

İranlı ünlü iktisatçı Said Leylaz’a göre, İran çok yakında son derece büyük değişiklikler yapmak zorunda kalacak. Eski Cumhurbaşkanı Rafsancani zamanında önemli görevler üstlenmiş bir iktisatçı olan Leylaz, bu değişimin iktidarın en üst kademelerinde gerçekleşeceğini, bir Bonapartizm sürecine ve sistemin içeriden dönüşmesine yol açacağını savunuyor.

Leylaz, İran’ın eşi benzeri görülmemiş enflasyon, pahalılık ve kıtlıkların yol açtığı şiddetli protesto gösterileri ile ABD’nin ve İsrail’in yeniden savaş tehditlerinin sonucunda girdiği çıkmazdan çıkışının,  ancak Bonapartist bir yönetimle mümkün olacağını düşünüyor.

İranlı siyaset bilimci Dr. Amir Dabiri Mehr’e göre ise “İran halkı yıllardır yüz farklı dille, dünyanın diğer halkları gibi yaşamak istediğini, farklı olmak istemediğini, son derece normal bir yaşam istediğini” söylüyor. Ama kimin umurunda.

Artık İran İslami rejimi kaderini belirleyecek noktaya yaklaştı ve bundan kaçışı yok. Rejim ya son 47 yıldaki yoluna devam edecek — ki bunun sonucunda İran için en iyi ihtimal protestocular, muhalefet ve dış güçler eliyle bir rejim değişikliğidir — ya da Said Leylaz’ın dediği gibi, Bonapartizmi kabul etmek zorunda kalacak. Mevcut ideolojik kalıpları ve yönetim pratiğiyle, İran İslam Cumhuriyeti’nin statükoyu sürdürmesi artık mümkün görünmüyor.


© sendika.org