menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Devrimci netlik, Kürt milliyetçi ve liberal sağ akıl, sol sekterizm 

15 3
07.01.2026

Emperyalizm çağında “olay” diye sunulan hiçbir şey salt bir an, bir kırılma ya da izole bir gelişme değildir. Olay, ancak onu mümkün kılan tarihsel süreklilik içinde kavranırsa siyasal bir hakikat kazanır. Venezüella bağlamında Başkan Maduro ve eşinin ABD merkezli bir operasyonla kaçırıldığı bilgisi ister bugün, ister yarın, ister kabul edilsin ister bastırılsın, tam da bu nedenle “iddia” kategorisinde ele alınamaz.

Çünkü emperyalizm iddia üretmez, pratik üretir. Ve bu pratik, yüz yılı aşkın süredir Latin Amerika’da aynı biçimde işler: Egemenliği askıya alma, seçilmiş iktidarları gayri meşrulaştırma, devlet başkanlarını rehin alma, halk iradesini korsanca gasp etme…

Burada belirleyici olan, tekil bilginin doğruluğunu tartışmak değil, bu bilginin hangi tarihsel matrise oturduğunu görmektir. CIA’nın Şili’de Allende’ye, Guatemala’da Árbenz’e, Dominik’te Bosch’a, Nikaragua’da Sandinistlere, Venezüella’da Chávez’e karşı yürüttüğü operasyonlar, artık birer “gizli belge” konusu değil, emperyalist devlet aklının açık sicilidir.

Emperyalizm, uluslararası hukuku yalnızca kendisi için bağlayıcı görür. Geri kalan dünya içinse hukuku askıya alınabilir bir dekor olarak kullanır. Bu nedenle “korsanlık” kavramı burada bir metafor değil, tanımsal bir doğruluktur. Devletler arası ilişkilerde zorla adam kaçırma, egemenliğe el koyma ve liderleri rehin alma, modern çağın korsanlık biçimidir.

Tam da bu noktada, bazı çevrelerin refleks olarak “kanıt”, “zamanlama”, “açıklama gecikmesi” gibi tali tartışmalara sığınması, meselenin siyasal özünden bilinçli bir kaçıştır. Çünkü mesele, Maduro’nun şahsı ya da başkanlık süresincedeki hatalar silsilesi değildir. Mesele Venezüella halkının kendi kaderini tayin etme iradesine ve bağımsızlığına yönelmiş sistematik emperyalist saldırıdır. Devrimci siyaset, kişilere değil, ilişkilere bakar. İlişki açıktır: ABD, kendisine biat etmeyen hiçbir egemenliği meşru görmez.

Burada anti-emperyalizmi bir “ahlak pozisyonu”na indirgemeye çalışan sol liberal akıl devreye girer. Bu akla göre, emperyalizme karşı tutum ancak “kusursuz özneler” söz konusuysa alınabilir. Oysa devrimci politika, kusursuz özneler üzerinden değil, çelişkili gerçeklikler üzerinden kurulur. Maduro hükümetinin iç politik tercihleri, sınıfsal sınırları ya da eksikleri, emperyalist müdahalenin meşrulaştırılmasına tek bir milim alan açmaz. Aksini savunmak, farkında olarak ya da olmayarak emperyalizmin siyasal dilini yeniden üretmektir.

Tam da bu nedenle, dünyadaki sol – sosyalist hareket ve partilerin büyük bölümünün Venezüella konusunda hızlı ve net tepki vermesi tesadüf değildir. Bu refleks, bir “Maduro sempatisi”nden değil, emperyalizmin işleyiş yasasını tanıma bilincinden kaynaklanır. Emperyalizm bir yerde kazanırsa, her yerde kazanır. Bir yerde geri püskürtülürse, her yerde çatlar. Anti-emperyalizm, coğrafya seçmez.

Türkiye bağlamında tartışmanın keskinleştiği nokta ise tam olarak burasıdır. Dem Parti’nin açıklaması, içerik olarak bu ilkesel hattın bir devamıdır. Ancak açıklamanın kendisi değil, açıklama etrafında koparılan fırtına, Türkiye’de hem Kürt siyaseti içinde hem de sol çevrelerde süregelen derin ideolojik yarılmayı açığa çıkarmıştır. Bu yarılma, anti-emperyalizmi stratejik bir ilke olarak değil, konjonktürel bir araç olarak gören anlayışla, anti-emperyalizmi devrimci politikanın kurucu ekseni olarak kabul eden anlayış arasındadır.

Bazı Kürt milliyetçi çevrelerin bu açıklamayı bahane ederek sergilediği aşırı ve saldırgan tutum, Venezüella meselesiyle ilgili değildir. Bu tutum, Kürt Özgürlük Hareketi’nin Türkiye solu ile kurduğu stratejik dostluğa duyulan tarihsel öfkenin dışavurumudur. Bu çevreler için sorun, ABD’nin emperyalist karakteri değil, ABD ile kurulan ilişkinin kimin kontrolünde olduğudur. Yani sorun, emperyalizm değil, emperyalizmle pazarlık masasındaki öznenin kendileri olmamasıdır. Bu, devrimci bir itiraz değil, çıplak bir iktidar arzusudur.

Diğer tarafta, Rojava kaygısını öne süren bazı Kürt kesimlerin tutumu ise daha karmaşık ama en az onun kadar sorunludur. Burada korku gerçektir: Türk devletinin Rojava’ya yönelik saldırı tehdidi somuttur. ABD ile kurulan askeri işbirliğinin sona ermesi, sahadaki dengeleri etkileyebilir. Ancak bu kaygının, emperyalist müdahaleye sessizlik ya da destek noktasına savrulması, devrimci siyaset açısından kabul edilemez. Çünkü emperyalizm, bir gün “koruyucu”, ertesi gün “cellat” değildir. O her zaman cellattır, yalnızca yöntem değiştirir.

Bu noktada üçüncü bir hat belirginleşir: Kürt liberal-sağı. Bu hat, ABD ile ilişkilerin derinleştirilmesini açıkça savunur ve bunu “reel politika” olarak pazarlamaya çalışır. Oysa bu, reel politika değil, reel teslimiyettir.

Emperyalizmle kurulan her ilişki, güç dengesine bakılmaksızın, bağımlılık üretir. Ve bu bağımlılık, eninde sonunda politik iradenin tasfiyesiyle sonuçlanır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin tarihsel tecrübesi, bu gerçeğin en acı kanıtlarıyla doludur.

Tam burada, emperyalizmin Kürt halkına yönelik en büyük tarihsel saldırısı hatırlanmak zorundadır: Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın uluslararası komployla kaçırılması. CIA ve MOSSAD koordinasyonunda yürütülen bu operasyon, ABD’nin Kürt meselesindeki gerçek pozisyonunu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Bu gerçek, bugün bilinçli olarak bastırılmakta, unutturulmakta ya da relativize edilmektedir. Oysa devrimci hafıza, seçici olamaz. Hafıza bastırıldığında, siyaset çürür.

Dolayısıyla Venezüella meselesi, Türkiye solunun, Kürt siyasetinin ve devrimci iddia taşıyan tüm yapıların kendileriyle yüzleşme anıdır. Soru basittir ama serttir: Emperyalizme karşı tutumunuz ilkesel mi, yoksa pazarlıkçı mı? Eğer ilkeselse, coğrafya fark etmez. Eğer pazarlıkçıysa, bugün Maduro’ya, yarın Rojava’ya, ertesi gün başka bir halka sırt dönmek kaçınılmazdır.

Burada netleştirilmesi gereken hakikat şudur: Anti-emperyalizm, seçmeli bir etik değil, devrimci siyasetin varlık koşuludur. Bu koşuldan vazgeçildiği anda, geriye yalnızca korkular, çıkar hesapları ve ideolojik savrulmalar kalır..

Devrimci siyasetin en fazla tahrif edildiği, en çok saptırıldığı alanlardan biri “çelişki” meselesidir. Özellikle emperyalizm çağında, çelişki kavramı ya bütünüyle inkar edilir ya da ahlakçı bir dille şeytanlaştırılır. Oysa devrimci politika, çelişkiden kaçanların değil, çelişkiyi yönetenlerin işidir. Çelişkiyi inkar eden siyaset, ister istemez ya dogmatizme ya da liberal oportünizme savrulur. Türkiye solunun ve Kürt siyaseti etrafındaki tartışmaların büyük bölümü, tam olarak bu teorik yoksunluğun ürünüdür.

Emperyalizmle ilişki meselesi, çelişkinin en sert biçimde yaşandığı alandır. Çünkü emperyalizm, yalnızca dışsal bir düşman değil, aynı zamanda küresel sistemin maddi bir gerçeğidir. Bu gerçeği yok saymak, devrimci tutarlılık değil, politik saflıktır. Ancak bu gerçeği “kaçınılmazlık” olarak kutsamak da aynı ölçüde yıkıcıdır. Devrimci siyaset, emperyalizmi ne yok sayar ne de meşrulaştırır. Onu çözümlenmesi gereken tarihsel bir güç ilişkisi olarak ele alır.

Burada kritik ayrım şudur: Taktik ilişki ile Stratejik yönelim arasındaki ayrım. Bu ayrımı yapamayan her yaklaşım, ister sol adına ister Kürt siyaseti adına konuşsun, kaçınılmaz olarak ideolojik bir çöküş yaşar. Taktik ilişki, belirli bir tarihsel anda, belirli bir tehdide karşı, belirli sınırlar içinde kurulan geçici bir temastır. Stratejik yönelim ise öznenin tarihsel rotasını, nihai hedefini ve ideolojik karakterini belirler. Bu ikisini birbirine karıştırmak, ya emperyalizmi mutlaklaştırmak ya da onu basit bir “kötü niyet” meselesine indirgemek anlamına gelir.

Rojava deneyimi etrafında koparılan fırtınanın teorik köksüzlüğü tam da buradadır. YPG/YPJ’nin DAİŞ gibi radikal cihatçı, soykırımcı bir güce karşı ABD ile kurduğu askeri işbirliği, stratejik bir ittifak değil, varoluşsal bir savunma taktiğidir. Bu taktiği, “ABD ile yan yana gelmek” gibi basit ve ahlakçı bir dile tercüme etmek, sahadaki gerçekliği bilmemek ya da bilip çarpıtmaktır. Devrimci hareketler, tarih boyunca, kendilerinden ideolojik olarak tamamen farklı güçlerle geçici temaslar kurmuşlardır. Paris Komünü’nden Çin Devrimi’ne, İspanya İç Savaşı’ndan Vietnam’a kadar hiçbir devrim, steril koşullarda gerçekleşmemiştir.

Ancak burada bir diğer tehlike başlar: Taktik zorunluluğu, Stratejik yönelim gibi sunmak. İşte Kürt liberal-sağının ve bazı “reel politikçi” çevrelerin yaptığı tam olarak budur. ABD ile kurulan sınırlı ve zorunlu askeri temas, bu çevreler tarafından neredeyse bir “medeniyet ortaklığı”na dönüştürülür. Bu, devrimci siyasetin değil, sömürge zihniyetinin ürünüdür. Emperyalizmle kurulan her ilişki, ideolojik olarak sınırlandırılmadığı anda, bağımlılık üretir. Ve bağımlılık, eninde sonunda politik öznenin çözülmesine yol açar.

Bu noktada Sol içi tartışmalarda sıkça başvurulan bir argüman devreye sokulur: “Tutarlılık.” Ancak bu tutarlılık, çoğu zaman devrimci ilkesellik değil, teorik tembellik anlamına gelir. Tutarlılık adına her türlü taktik manevrayı reddeden yaklaşım, aslında kendi siyasal eylemsizliğini meşrulaştırır. Çünkü bu yaklaşım için siyaset risk almak değil, ahlaki üstünlük taslamaktır. Devrimci siyaset ise risk alır, hata yapar, geri çekilir ama öz yönelimini kaybetmez.

Türkiye’de bazı sol çevrelerin Dem Parti’ye yönelttiği “neden hemen açıklama yapmadınız” eleştirisi de bu bağlamda ele alınmalıdır. Zamanlama üzerinden kurulan bu eleştiri, siyaseti içerikten koparıp refleks yarışına indirgeyen yüzeysel bir anlayışın ürünüdür. Oysa devrimci siyaset hızla değil, doğru yerden konuşur. Bir açıklamanın değeri, hangi dakikada yapıldığıyla değil, hangi tarihsel hatta oturduğuyla ölçülür. Bu basit gerçeği göz ardı edenler, farkında olmadan sosyal medya aktivizmini siyasal mücadeleyle karıştırmaktadır.

Çelişki yönetimi meselesi, yalnızca emperyalizmle ilişkide değil, devrimci öznenin kendi iç yapısında da belirleyicidir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin ayırt edici özelliklerinden biri, çelişkiyi bastırmak yerine görünür kılması ve politik olarak işlemesidir. Bu nedenle hareket ne dogmatik bir anti-emperyalizm anlayışına hapsolmuş ne de emperyalizmle uyumlu bir çizgiye savrulmuştur. Bu denge, teorik bir rastlantı değil, uzun yıllara yayılan ideolojik mücadelenin ürünüdür.

Tam da bu noktada, Kürt milliyetçi çevrelerin tepkileri yeniden anlam kazanır. Bu çevreler için çelişki, yönetilmesi gereken bir durum değil, inkar edilmesi gereken bir “ayıp”tır. Çünkü milliyetçilik, çelişkiyle değil, homojenlik fantezisiyle beslenir. Milliyetçi akıl, ya tamamen emperyalizm karşıtı görünür ya da tamamen emperyalizmle uyumlu olur. Ara formlar, taktik manevralar ve diyalektik ilişkiler bu akla yabancıdır. Bu yüzden Kürt milliyetçiliği, Kürt Özgürlük Hareketi’nin devrimci diyalektiğini hiçbir zaman hazmedememiştir.

Venezüella meselesi etrafında patlak veren tartışmalar, yüzeyde bir “dış politika” meselesi gibi görünse de, özünde çelişkiyle başa çıkma kapasitesi üzerine bir turnusol işlevi görmüştür. Kimlerin devrimci diyalektiği kavradığı, kimlerin ahlakçı ezberlere sığındığı bu tartışmada açıkça ortaya çıkmıştır. Ve bu ayrım, yalnızca bugünü değil, gelecekte kurulacak siyasal hatları da belirleyecektir.

Devrimci siyaset, çelişkiden kaçmaz, çelişkiyi yönetir. Emperyalizmle ilişki de bu yönetimin en zor ama en kaçınılmaz alanıdır. Bu alanı ahlakçı sloganlarla değil, teorik derinlik ve tarihsel bilinçle ele almayan her yaklaşım, ister sol ister milliyetçi olsun, sonunda kendi kendini tüketir.

Kürt Özgürlük Hareketi’ni anlamadan, onun adına konuşmadan ya da ona yöneltilen eleştirileri ciddiye almadan önce yapılması gereken ilk şey, bu hareketin hangi ideolojik evrenden konuştuğunu kavramaktır. Çünkü bu hareket ne klasik ulusal kurtuluşçuluğun dar şablonlarına sığar ne de Batı merkezli sol teorilerin mekanik kopyasıdır. Onu bu kalıplara sıkıştırmaya çalışan her yaklaşım, ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, kaçınılmaz olarak indirgemeci ve çarpıtıcı olur.

Kürt Özgürlük Hareketi, başlangıcından itibaren kendisini Devrimci Sosyalist bir hareket olarak tanımlamış, bu tanımı da yalnızca söylem düzeyinde değil, felsefi, teorik ve pratik düzlemlerde yeniden üretmiştir. Bu nedenle hareketin geçirdiği dönüşümler, bir “sapma” ya da “geri çekilme” değil, bilakis paradigmatik derinleşme olarak okunmalıdır. Türkiye’de ve bölgede bu gerçeği kavramakta zorlanan çevrelerin temel sorunu, devrimci siyaseti donmuş dogmalar üzerinden okuma alışkanlığıdır.........

© sendika.org