menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ulusal sorundan sermaye devletinin yeniden yapılandırılmasına: Suriye, Kürt hareketi ve sosyalist hareketin önündeki sınavlar

19 0
09.09.2026

Giriş: Yeniden yapılandırılan emperyalist düzen ve sınıf siyasetinin yakıcılığı

Ortadoğu, son on beş yılda yalnızca rejimlerin yıkıldığı değil; devlet biçimlerinin, askeri mimarinin, sınırların, enerji alanlarının ve mülkiyet ilişkilerinin emperyalist ve bölgesel güç mücadeleleri içerisinde yeniden düzenlendiği tarihsel bir dönem yaşamaktadır. Suriye'de Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024'te devrilmesi, bölgesel güç dengelerinin sarsılması ve yeni güvenlik düzenlemelerinin gündeme gelmesi bu dönüşümün en önemli göstergelerinden biridir.[1]

Bu süreçte liberal-sol ve sol-liberal düşüncenin farklı biçimlerde savunduğu “ulus-devletin sönümlendiği”, sınırların giderek anlamsızlaştığı veya devlet dışı ve merkezsiz komünal yapıların devletin yerini alabileceği yönündeki tezler, kapitalizmin ve emperyalist rekabetin güncel gerçekliği karşısında yeniden sınanmaktadır. Ortadoğu'daki gelişmeler, devletin ortadan kalkmasından çok; devlet aygıtlarının sermaye birikimi, güvenlik, enerji kaynaklarının denetimi, hukuki düzenleme ve toplumsal emeğin yeniden disipline edilmesi doğrultusunda yeniden örgütlendiğini göstermektedir.[2]

Türkiye'de 2026 yılında kabul edilen Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun da bu yeni dönemin hukuki araçlarından biri olarak ortaya çıkmıştır.[3] Aynı dönemde Adalet Bakanlığı tarafından 81 ildeki ağır ceza Cumhuriyet başsavcılıkları bünyesinde müstakil Terör Suçları Soruşturma Büroları oluşturulmasının istenmesi, güvenlik ve yargı aygıtlarında uzmanlaşma ve koordinasyonun artırıldığını göstermektedir.[4] CHP'li belediyelere yönelik soruşturma, tutuklama ve görevden uzaklaştırmalar ise siyasal alan üzerindeki baskı ve yargı-siyaset ilişkisi tartışmalarını başka bir boyuta taşımaktadır.[5]

Dolayısıyla mesele yalnızca Kürt hareketinin geleceği değildir. Türkiye'de devletin siyasal alanı, yerel yönetimleri, toplumsal muhalefeti ve örgütlü emek hareketini hangi yöntemlerle yeniden düzenleyeceği sorusuyla karşı karşıyayız.

Bu koşullarda sosyalistlerin ve işçi sınıfı hareketinin öncü unsurlarının görevi, bir yandan şovenist reflekslerle Kürt halkının demokratik ve ulusal haklarına sırt çevirmek, diğer yandan Kürt hareketinin siyasal stratejisini eleştirel bir değerlendirmeden geçirmeden onun arkasına takılmak değildir. Görev; tarlada, madende, fabrikada, tersanede, lojistik merkezlerinde ve hizmet sektöründe ortaya çıkan mücadeleleri ortaklaştıracak bağımsız, antikapitalist ve antiemperyalist bir sınıf hattı geliştirmektir.

Ulusal sorun, bölgesel savaşlar ve devletin yeniden yapılanması, işçi sınıfının kendi bağımsız siyasal perspektifinden koparılamaz.

1. Ulusal hakların savunusu ve Leninist ayrım: Sınıfsal kurtuluşun sınırları

Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, ezilen ulusun siyasal statüsünü belirleme hakkını içeren demokratik bir ilkedir. Lenin'in ulusal sorun konusundaki yaklaşımının temel ayrımlarından biri, ezilen ulusun ayrılma hakkını tanımak ile belirli bir ulusal hareketin bütün siyasal hedeflerini koşulsuz biçimde desteklemek arasındaki farktır.[6]

Bu ayrım özellikle önemlidir. Çünkü işçi sınıfının ulusal sorundaki görevi, egemen ulusun şovenizmine karşı ezilen ulusun demokratik haklarını savunmakla birlikte, kendi sınıfsal bağımsızlığını herhangi bir burjuva, küçük burjuva ya da milliyetçi siyasal hareketin programına terk etmemektir.[7]

Kürt halkının uzun yıllar boyunca inkâr, asimilasyon, siyasal baskı ve şiddet politikalarıyla karşı karşıya kalması, Türkiye'deki Kürt sorununun tarihsel arka planının temel unsurlarından biridir. Dilin kamusal kullanımına yönelik sınırlamalar, siyasal örgütlenme üzerindeki baskılar ve güvenlikçi politikalar, sorunun yalnızca güncel güvenlik politikalarıyla açıklanamayacağını göstermektedir.[8]

Dolayısıyla Kürt halkının dil, kültür, siyasal temsil, örgütlenme, yerel demokrasi ve demokratik siyasal katılım haklarının savunulması sosyalistler açısından tali bir mesele değildir.

Ancak burada ikinci bir ayrım zorunludur: Ezilen ulusun haklarını savunmak ile ulusal hareketin bütün siyasal tercihlerine destek vermek aynı şey değildir.

Leninist yöntemin güncelliği tam da burada ortaya çıkar. İşçi sınıfı, egemen ulusun baskıcı politikalarına karşı çıkarken aynı zamanda ulusal hareketin burjuva, küçük burjuva veya emperyalist güçlerle kurduğu ilişkileri de eleştirebilir ve eleştirmelidir.

Bu nedenle “ulusal eşitlik” ile “sınıfsal eşitlik” kavramlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Kapitalizm koşullarında ulusal eşitlik; dil, kültür, siyasal temsil, yurttaşlık ve demokratik hakların eşitliği biçiminde somut kazanımlara dönüşebilir. Fakat sınıflar arasındaki ekonomik ve toplumsal eşitsizlik, kapitalist üretim ilişkileri sürdüğü sürece ortadan kalkmaz.

Gerçek toplumsal eşitlik sorunu, üretim araçlarının mülkiyeti ve sınıf ilişkileri sorunudur.

Bu nedenle Kürt sorununun demokratik çözümü ile kapitalizmin aşılması birbirinin alternatifi değildir. Bunlar birbirini dışlamayan, fakat farklı düzlemlerde ele alınması gereken iki mücadele alanıdır.

2. Kürt hareketinin teorik iddiaları ve gerçeklik: Öcalan'ın tezlerinin eleştirel analizi

Kürt siyasal hareketiyle ciddi, gerçekçi ve dönüştürücü bir ilişki kurmanın yolu, onun ideolojik metinlerini görmezden gelmek değil; bu metinleri tarihsel ve sınıfsal açıdan eleştirel biçimde incelemektir.

Abdullah Öcalan'ın özellikle Demokratik Uygarlık Manifestosu külliyatında geliştirdiği yaklaşım; kapitalist modernite eleştirisi, demokratik ulus, demokratik toplum, ekolojik toplum ve demokratik konfederalizm kavramları etrafında şekillenmektedir.[9]

Bu yaklaşımın önemli iddialarından biri, klasik ulus-devlet merkezli kurtuluş stratejisinin aşılması ve devlet iktidarını ele geçirmeyi hedeflemeyen, tabandan örgütlenen toplumsal-demokratik yapıların geliştirilmesidir.[10] “Demokratik ulus” ve “demokratik konfederalizm” kavramları, ulusal sorunun klasik bir ulus-devlet kuruluşundan farklı bir zeminde çözülmesini amaçlamaktadır.[11]

Bu yaklaşımın demokratik ve çoğulcu yönleri, özellikle tekçi ulus-devlet anlayışına yönelttiği eleştiri bakımından dikkate değerdir. Bununla birlikte sosyalist hareket açısından temel teorik sorun şurada ortaya çıkmaktadır:

Devlet iktidarını ele geçirmeyi reddetmek ile devletin sınıfsal niteliğini ortadan kaldırmak aynı şey değildir.

Devlet yalnızca merkezi bir idari yapı değildir. Modern kapitalist toplumda devlet; mülkiyet ilişkilerini, hukuki düzeni, güvenlik aygıtlarını ve sınıf egemenliğinin kurumsal biçimlerini yeniden üreten bir toplumsal ilişkiler alanıdır.[12]

Bu nedenle “devlet dışı toplum” fikrinin kapitalist mülkiyet ilişkilerinin ve emperyalist güç dengelerinin varlığıyla nasıl başa çıkacağı sorusu yanıtlanmak zorundadır.

Devleti hedeflemeyen anlayışın sınırları

Suriye deneyimi bu tartışma açısından özellikle önemlidir. 10 Mart 2025 tarihinde Suriye geçiş hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri arasında imzalanan anlaşma, SDG'nin askeri ve sivil kurumlarının Suriye devlet kurumlarıyla bütünleştirilmesini öngörmüştür. Anlaşmada sınır kapıları, havaalanları ve enerji kaynakları gibi stratejik alanların merkezi devlet yapısıyla bütünleştirilmesi de öngörülmüştür.[13]

2026 yılına gelindiğinde ise SDG'nin kurumsal yapısının Suriye'nin yeni devlet yapı dâhil edilmesine yönelik daha ileri adımların atıldığı görülmektedir. Reuters'ın 2 Eylül 2026 tarihli haberinde SDG'nin dağıtıldığı ve bazı liderlik kadrolarının Suriye Savunma Bakanlığı yapısı içerisine yerleştirildiği bildirilmektedir.[14]

Bu gelişme, devletin ortadan kalktığını değil, devlet egemenliğinin yeni koşullarda yeniden kurulabildiğini göstermektedir.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, Kürt hareketinin tarihsel olarak elde ettiği toplumsal ve siyasal mevzilerin değersiz olduğu değildir. Tam tersine, bu deneyim siyasal kazanımların kalıcılaşabilmesi için anayasal, hukuki ve toplumsal güvencelerin önemini ortaya koymaktadır.

Bir hareketin belirli bir tarihsel momentte askeri veya siyasal güç elde etmesi ile bu gücün kalıcı demokratik haklara dönüşmesi aynı şey değildir.

Sermaye birikimi ve mülkiyet ilişkileri

Demokratik konfederalizm ve komünal örgütlenme düşüncesinin en önemli sınavlarından biri mülkiyet sorunudur.

Kapitalist üretim ilişkileri; enerji kaynaklarının, toprağın, finansın ve üretim araçlarının özel ya da devlet mülkiyeti altında yoğunlaşmasına dayanırken yalnızca siyasal-idari biçimin değiştirilmesi sınıf ilişkilerini ortadan kaldırmaz.

Petrol ve enerji kaynaklarının kimin denetiminde olduğu, toprağın mülkiyet yapısı, emekçilerin üretim sürecindeki konumu, bölgesel ticaretin kimlerin çıkarına işlediği ve uluslararası sermayenin bölgeyle kurduğu ilişkiler yanıtlanmadan “komünal ekonomi” kavramı tek başına sınıfsal bir çözüm oluşturmaz.

Dolayısıyla Kürt hareketinin teorik yaklaşımına yönelik sosyalist eleştiri, onun demokratik ve ulusal hak taleplerini reddetmek üzerinden değil; sınıf ve mülkiyet sorununu teorik ve pratik olarak ikincilleştiren yönlerini tartışmak üzerinden kurulmalıdır.

Bürokratik entegrasyon sınıfsal kurtuluş değildir

Kürt siyasal kadrolarının devlet kurumlarında siyasi veya idari pozisyonlar elde etmesi, tek başına Kürt halkının kolektif demokratik haklarının güvence altına alınması anlamına gelmez.

Bir ulusal hareketin devlet bürokrasisiyle bütünleşmesi; anayasal yurttaşlık hakları, dil hakları, yerel demokrasi, siyasal temsil ve emekçilerin ekonomik hakları bakımından kalıcı güvenceler yaratmıyorsa, ulusal sorunun çözümünden çok devlet aygıtının yeniden düzenlenmesi sonucunu doğurabilir.

Bu nedenle sosyalistler açısından temel ölçüt şudur:

Bir siyasal düzenleme Kürt halkının ve diğer ezilenlerin haklarını genişletiyor mu; işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele kapasitesini artırıyor mu; yoksa mevcut devlet aygıtının yeni bir toplumsal meşruiyet kazanmasına mı hizmet ediyor?

Bu soru, Kürt hareketinin güncel siyasal çizgisini değerlendirmede temel ölçütlerden biri olmalıdır.

3. Bölgesel güvenlik yapılandırılması: Filistin, Kürt sorunu ve yeni fay hatları

Ortadoğu'da kurulmakta olan yeni güvenlik mimarisi tarihsel sorunları ortadan kaldırmamaktadır. Aksine Filistin, Kürt sorunu, mezhep çatışmaları ve emperyalist rekabet yeni biçimler altında devam etmektedir.

İsrail'in güvenliği ve Filistin

ABD'nin Ortadoğu politikasında İsrail'in bölgesel güvenliği merkezi bir konumda bulunmaktadır. İbrahim Anlaşmaları, İsrail ile bazı Arap devletleri arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik diplomatik bir çerçeve oluşturmuş; bu süreç ekonomik, ticari ve güvenlik işbirliği arayışlarıyla birlikte ilerlemiştir.

Ancak Filistin sorunu çözülmeden Ortadoğu'da kalıcı bir istikrar kurulabileceği iddiası gerçekçi değildir.

Gazze'deki savaş bağlamında Güney Afrika'nın İsrail aleyhine Uluslararası Adalet Divanı'nda açtığı dava kapsamında Divan 2024 yılında geçici tedbirler uygulanmasına karar vermiş ve 24 Mayıs 2024 tarihinde Refah'a yönelik askeri operasyon konusunda yeni tedbirler açıklamıştır.[15]

Burada hukuki bir ayrımı korumak gerekir: Uluslararası Adalet Divanı'nın geçici tedbir kararları, İsrail'in nihai olarak soykırım suçunu işlediğine dair kesin hüküm anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte Divan'ın Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde geçici tedbirler uygulaması, Gazze'deki durumun uluslararası hukuk bakımından son derece ağır bir risk ve tehdit olarak değerlendirildiğini göstermektedir.[16]

Filistin sorununun bölgesel güvenlik yapısının dışında bırakılması Ortadoğu'da istikrar yaratmayacak; tersine yeni çatışma ve gerilim alanlarının oluşmasına zemin hazırlayacaktır.

Kürt sorununda “uyumlulaştırma” ve tasfiye

Kürt sorununda da benzer bir dönüşüm görülmektedir.

Kürt hareketinin silahlı yapılarının tasfiyesi veya devlet kurumlarına entegrasyonu, eğer Kürt halkının demokratik, kültürel ve siyasal haklarıyla birlikte ele alınmıyorsa, yalnızca çatışmanın askeri boyutunun sona erdirilmesi anlamına gelir.

2026 yılında Türkiye'de kabul edilen Çerçeve Yasa'nın hukuki ağırlık merkezi; PKK/KCK'nin fiili varlığının sona ermesi ve silahların teslim edilmesi koşuluna bağlı olarak belirli soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerine ilişkin hukuki sonuçların düzenlenmesidir.[17]

Bu nedenle sosyalistlerin temel sorusu “silahlar sustu mu?” ile sınırlı kalamaz.

Silahlı çatışmanın sona ermesinden sonra ortaya çıkacak siyasal ve toplumsal düzen, Kürt halkının demokratik haklarını mı genişletecek, yoksa mevcut devlet yapısının daha güçlü bir biçimde yeniden kurulmasına mı hizmet edecektir?

4. Kürt hareketinin bölgesel ve uluslararası konumlanışı

Kürt sorunu artık yalnızca Türkiye Cumhuriyeti ile Kürt hareketi arasındaki ikili bir mesele olarak ele alınamaz. Suriye, Irak Kürdistanı, İran, Türkiye ve bölgesel güçler arasındaki ilişkiler Kürt sorununu Ortadoğu'nun daha geniş güç dengelerinin parçası haline getirmiştir.

Kürt hareketinin özellikle Suriye savaşı sonrasında bölgesel bir aktör olarak ortaya çıkması, uluslararası ilişkiler bakımından yeni olanaklar kadar yeni bağımlılık ilişkilerini de beraberinde getirmiştir.

Bu nedenle Kürt hareketinin ABD, Rusya veya bölgesel devletlerle kurduğu ilişkileri tek bir kavramla açıklamak mümkün değildir. “Emperyalizmin aracı” gibi indirgemeci yaklaşımlar, Kürt hareketinin kendi siyasal iradesini ve bölgesel aktörlüğünü gözden kaçırabilir. Buna karşılık bu ilişkileri yalnızca “Kürtlerin kazanımı” olarak........

© sendika.org