Sınıfın ekonomik/sendikal mücadelesi ve Emekoloji
“İşçi sınıfı hareketinin yeni doğrultusu” dosyasındaki diğer yazılara ulaşmak için tıklayınız.
Sınıf mücadelesi genel olarak ekonomik ve politik düzeyler olarak ikiye ayrılmıştır. Ekonomik mücadele, işçilerin işyeri ve yaşam koşullarını (ücretlerin arttırılması, mesai saatleri, izinler, tazminat hakkı, İSG koşulları vb.) temel alır ve genel olarak sendikal örgütlenmelerin görevi olarak ele alınır. Bu mücadele genel olarak yerel, tekil ve sorun odaklı bir mücadeledir. Politik mücadele ise, sermayenin egemenliğini topyekün sınırlama, geriletme ve yıkma mücadelesi olarak tanımlanabilir. İşçilerin bir sınıf olarak birliğini fikirde ve eylemde kurmaya hizmet edeceği kadar, onun toplumdaki diğer “ezilenler”in üzerindeki hegemonyasını da inşa etmeye hizmet edecek bir düzeydir, politik mücadele. Bu mücadele ise, ulusal ve küresel ölçekte, çoğul (birleşik ya da bütünleşik) ve sistem odaklı bir mücadeledir. İşçi sınıfının ekolojik sorunları bu iki düzeyde de ele alması gerekir. Bu ayrım, “işçi sınıfını kazanma”, “işçileri ürkütmeme”, “elle tutulur sonuçlar vaat eden sorunlarla politika yapmak” gibi kaygılarla yapılan bir tartışma değildir. Mücadelenin bu şekilde iki düzey olarak ayrılması, bir soyutlamadır. Her mücadele ekonomik ve siyasal özellikler taşır. Bu yazıda sadece ekonomik/sendikal mücadelede sınıfın ekolojik sorunlarına dair neler yapılabileceğine işaret edeceğiz.
İşçi sınıfının (ekonomik ve siyasi) mücadelesi bakımından ekolojik sorunların değeri ve yerini tartışmadan önce, bu gündemin sermaye sınıfı tarafından dayatılan içerik ve biçimine (söylem, politika) baştan kapıyı kapatacak birkaç noktanın altını çizmek gerekir. 1970’lerden itibaren gelişen çevre hareketinin içeriğini ve söylemini liberalizm belirlemiştir. Birleşmiş Milletler çatısı altında ve bu çatının dışında da Yeşil hareket ve sonra partileri tarafından inşa edilen politik ekolojinin içerik ve söylemi, emek-sermaye çelişkisinin inkârı ya da talileştirilmesi temelinde, kapitalizmin yeniden örgütlenmesinin (yeşil kapitalizm, yeşil ekonomi, yeşil dönüşüm, vb.) ideolojisi olmuştur.[1] Aykut Çoban’ın “hegemonik iklim siyaseti” kavramını genelleştirerek hegemonik çevre siyaseti olarak kullanabiliriz. Çoban’ın yetkinlikle gösterdiği gibi, hegemonik çevre siyaseti, kapitalizmde çok yönlü bir sorun olan iklim değişikliğini tekil bir nedene, atmosfere bırakılan karbondioksite indirger ve böylece büyük bir marifetle, sermayenin, iklim sorununun birinci derece faili olduğu gerçeğini saklar. O kadar ki, “iklim sorununun nedeni kapitalizmdir” vurgusuna yer verilen kimi görüşlerde bile hegemonik iklim siyasetinin sadece salım azaltımını amaçlayan önerileri benimsenir ve yinelenir. Oysa iklimi değiştiren kapitalist bütündür: “Sermaye birikimi, meta üretimi, artık değer yaratılması, kârlılık, özel mülkiyet, emek sömürüsü, meta tüketimi, gereksinimlerin karşılanmasında bireyciliğin belirleyici olması, sayılan bu süreçlerin yarattığı enerji açlığı, enerjinin fosil kaynaklardan sağlanması, yenilenebilir enerjinin de barındırdığı sorunlar, tüm bu anılan süreçlerde karbon ve öteki doğal döngülerin bozulması, ekosistemlerin örselenmesi.”
Uzun süre BM koridorlarında, zirvelerinde -STK’cılığın şu nazik dili ile- “karar vericiler”in ikna edilmesi biçiminde sermaye sınıfı içi bir tartışma olarak gelişen hegemonik çevre siyaseti, 1990’ların ikinci yarısından itibaren “çevresel adalet”, “iklim adaleti” ve “adil geçiş” gibi kavramlar ile “gelişmekte olan ülkeler”deki tabandan gelişen hareketleri ve işçi sınıfını kendilerine eklemleme stratejisine geçtiler. Bugün de “adil geçiş” kavramı etrafında sürdürülen çalışmalarla bu hegemonyanın sürdürülmeye çalışıldığının altını çizmek gerekir. Dolayısıyla, işçilerin, işçi örgütlerinin (sendika ve parti) ekolojik sorunlara nasıl yaklaşması gerektiğine dair tartışmayı bu “mayınlı tarla”nın farkında ve dışında yapmak gerektiğini vurgulayarak başlamak gerekir.
Ekolojik sorunda işçilerin konumu
Birleşik Metal-İş Sendikası ile Türk Tabipleri Birliği bir araya gelerek, doğrudan çalışma ilişkileri (işçi/emekçi-patron) dışından kaynaklanan bir sorun olan aşırı sıcaklıkların işçilerin sağlığı ve yaşamı üzerine yarattığı tehditle ilgili yasal düzenleme yapılması talebiyle bir eylem (basın toplantısı) gerçekleştirip taleplerini Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bildirdi.[2] İklim değişikliğine bağlı olarak her yıl daha uzun süren ve daha şiddetlenen sıcak hava dalgalarının milyonlarca işçinin sağlık ve yaşam hakları üzerindeki etkileri görece uzun zamandır gündemde. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) verilerine göre: 2,4 milyardan fazla işçi dünya genelinde aşırı sıcağa maruz kalıyor. Bu durum her yıl 22,8 milyondan fazla iş kazasına yol açıyor. Kurum, aşırı sıcaklarla bağlantılı nedenlerle yılda yaklaşık 19 bin çalışanın yaşamını yitirdiğini belirtiyor.[3] 2023 yılında ABD'de aşırı sıcakların yaklaşık 28 bin iş kazasına yol açtığı tahmin ediliyor.[4] Aşırı sıcaklar Avrupa’da her yıl yaklaşık 200 bin kişinin ölümüne neden oluyor.
Aşırı sıcaklar -iş kazaları ve cinayetleri gibi- ani ya da kısa sürede etkisi hissedilen bir durum olduğu için toplumun ve işçilerin (sendikaların) gündemine girmesi anlaşılır bir durum. Fakat işçilerin sağlık ve yaşam haklarını ihlal eden tek sorun aşırı sıcaklıklar değil elbette. Kuraklık, denizlerin ve tatlı su havzalarının kirlenmesi, hava kirliliği, biyoçeşitliliğin azalması, “iklim krizi”, ormanların yok edilmesi, toprağın zehirlenmesi gibi ekolojik yıkım ya da kriz olarak adlandırılan sorunların da işçi sağlığı ve hayatı üzerindeki etkileri sözkonusudur. İşçi sınıfı bu ekolojik sorunlara nasıl yaklaşmalı?
Ekolojik sorun, bizzat üretim noktasında ortaya çıkan bir sorundur. Kapitalist üretim tarzı, sermayenin biteviye hareketini sağlarken, aynı zamanda onun sürekli büyümesini de sağlayacak koşulları da biteviye üretir. Sermayenin büyümesi “kan ve gözyaşı”yla, emeğin sömürülmesi ve “toprağın (doğanın) soyulması” ile gerçekleşir. Modernitenin bütün Tanrısal güçleri, akıl, bilim, teknoloji, bu iş için çifte koşulmuştur. İçten yanmalı motorun keşfi, su, rüzgar ve güneşin gücü yerine kömürün ve petrolün yakılmasıyla elde edilen gücün kullanılması, nükleer enerji ve atom bombası, elektronikleşme ve otomasyon, şimdi yapay zeka ve dijitalleşme teknolojilerine kadar bütün “ilerleme”yi güdüleyen sermayenin kendini genişleyerek her yeni dalgada yeniden üretmesi, emeği ve doğayı daha derin, yaygın ve disiplinli bir şekilde sömürüsü ve talanı realize etmesidir. Bu yüzden ekolojik sorun üretim noktasında, emek-sermaye çelişkisinin gerçekleştiği noktada zuhur eder. Emeği dolayımıyla doğayla etkileşimde bulunan insanın, bu etkileşimi, yani üretim faaliyeti, kapitalist üretim tarzı........
